6 Aralık 2020 Pazar

BATI KARADENİZ KIYISI VE KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI BÖLÜM.3 CİDE; KANYONLAR, MAĞARALAR, SAHİLLER…

Gezimizin dördüncü günü Cide’de uyanıyoruz. Otelimizin deniz manzaralı restoranında sakin sakin salınan Karadeniz’e doğru kahvaltımızı yapacağız sonrasında da artık esas hedefimiz olan Küre Dağları Milli Parkına giriş yapacağız.

Burada küçük bir parantez açıp kahvaltı servisimizi yapan Hüseyin Abiden bahsetmek istiyorum. Ne Demek Efendim Hüseyin Abi… Hatırlayanlar ya da bilenler için Vahi Öz’e benziyor Hüseyin abi. Ufak tefek, yaşına rağmen bıcır bıcır, sıcakkanlı, dost canlısı birisi. İstanbul’da hastanelerde çalışmış, emekli olunca da memleketi Cide’ye dönmüş, kaldığımız otelde garsonluk yapıyor. Peki; o’nu ilginç kılan ne derseniz, Hüseyin Abiden çay istiyoruz, yanıtı “ Ne demek efendim”, su istiyoruz, yanıtı “ Ne demek efendim “, kahvaltımızı bitirip kalkarken Hüseyin abiye teşekkür ediyoruz, yanıtı “ Ne demek efendim.” Biz de aramızda Hüseyin abinin adını “ Ne demek efendim Hüseyin Abi “ koyuyoruz. Lakin ilerleyen günlerde Kastamonu’ya doğru ilerledikçe anlıyoruz ki bu söz Hüseyin Abiye ait değil tüm yöre insanı bu nezaket cümlesini kullanıyor. Hani Doğu Karadeniz insanının kullandığı “ Sikinti yok “ gibi.

Kahvaltı sonrası Şenpazar yoluna çıkıyoruz. Bugünkü programımız Loç Vadisi Seyir Terası, Loç Vadis, Dağlı Guylucu Mağarası, Kılıçlı Mağarası, Hamitli Köyü Gömeran Kanyonu Seyir Terası, Malyas Kanyonu, Gideros Koyu ve Cide.

Yaklaşık on – on iki km sonra Loç Vadisi Seyir Terası tabelasını görünce aracımızı yol üzerinde uygun bir yere park edip tabelanın gösterdiği patikada yaklaşık 1 km yürüyeceğiz. Sabahın serinliğinde hafif rüzgârın döktüğü sarı- kızıl yaprak konfetilerin eşliğinde kuş sesleri arasında yürüyoruz. Patikanın bittiği noktada ahşaptan 3 katlı seyir terasına ulaşıyoruz. Her kattaki manzaranın keyfini çıkara çıkara 3. Kata tırmanıyoruz. Bütün Loç vadisi gözlerimizin önüne seriliyor. Tam karşımızda ve sağ tarafımızda kanyonların girişini görebiliyoruz. Bu noktada bizi üzen hafta sonu buraya gelen piknikçilerin bıraktığı ve çevreye saçılmış torba torba çöpler…



Geldiğimiz orman yolundan yine kuş sesleri arasında geri dönüyoruz.

 Aracımıza binip yaklaşık 3 – 4 km sonra sağa dönüp KDMP LOÇ VADİSİ takı altından Loç Vadisine giriş yapıyoruz. Şimdi hedefimiz Dağlı Guyluca Mağarası. Biraz ilerleyince sol tarafımızda tabelasını görüyoruz ve aracımızı hemen yanındaki cebe park ediyoruz. Resmi tabelanın altındaki diğer tabelada mağara, suyun bittiği yer notu var. Genişçe bir orman yolundan yaklaşık 500 metre yürüyünce genişçe bir çayırlığa vardık ama burada yol bitti. Etrafımız böğürtlenler ve diğer çalı kümeleriyle çevrili. Mağarayı arıyoruz ama göremiyoruz. Çalıların arasında bir dere buluyoruz. Girişteki “ suyun bittiği yer “ notunu görünce dereyi takip etmeyi düşünüyoruz ama o kadar sık çalı örtüsü var ki telefonun çekmediği bu yerde risk almayıp geri dönüyoruz. Eğer ilerdeki köyde yolu bilen varsa oradan yardım almayı düşünüyoruz.

Yola devam ederken önümüze çıkan ilk köyde yavaşlıyoruz. Etrafta kimseler yok… Derken bahçesinde çalışan bir teyze görüyoruz, yaklaşıp selam veriyoruz. Biz sohbet ederken yoldan bir amca geliyor o da sohbete katılıyor. Dağlı Guyluca mağarası için bilgi alamıyoruz ama Kılıçlı Mağarası ve Hamitli köyü için yol tarifini alıyoruz. İleride yol ikiye ayrılacak biz sağdaki yolu takip edeceğiz Çamdibi Köyüne devam edeceğiz Kılıçlı Mağarasının yerini köyde tekrar soracağız. Mağaradan sonra aynı yoldan geri gelip bu kez soldaki yoldan devam edeceğiz.

Çamdibi köyüne geldiğimizde ne sokaklarda ne de bahçelerde bir Allah’ın kulu yok. İçgüdüsel olarak toprak yola sapıyoruz. Beş yüz metre sonra yolda yürüyen üç kişiye rastlayınca durup mağarayı soruyoruz. Buranın yerlisi olan yaşlı amca dilinin döndüğünce tarif ediyor toparlayamayınca “ zaten orada işçiler çalışıyor onlara tekrar sorun “ diyor. Aracımızın gidebildiği kadar gidiyor yolun iyice bozulduğu bir rampanın başında aracımızı bırakıp yürümeye karar veriyoruz. Rampada aşağıya indiğimizde Milli Parklar Müdürlüğünün yaptığı çalışmaları görüyoruz Henüz suyu akmayan ahşap bir çeşme, Kılıçlı Mağarası 800 m tabelası. Tanrım bu kez doğru yoldayız. Tabelanın gösterdiği patikayı takip ediyoruz. Patika bir süre sonra dere taşı döşenmiş bir patikaya bunun da bitiminde 170 metre uzunluğunda ahşap merdivenlere ulaşıyor. Merdivenleri tırmandığınızda da mağaranın ağzına varıyorsunuz. Tüm bu zorlukları aşıp mağara ağzına vardığımızda bizi bir hayal kırıklığı bekliyor. Düzenlemeler nedeniyle mağara ziyarete açık değil. Halen düzenleme çalışmaları devam ediyor.








“Mağara, Kastamonu’nun yaklaşık 130 km kuzey batısında yer alan Cide ilçesi, Çamdibi köyü, Meydan Mahallesi sınırları içinde, Evliyaharman kayalığı mevkiindedir.

Mağara ağzı deniz seviyesinden 280 m yüksekliktedir. Litolojik olarak Üst Jura –Alt Kretase yaşlı kireçtaşları içerisinde oluşmuştur. Mağara farklı boyutlarda ve birbirinden belirgin eğim kırıkları ile ayrılan üç ana galeriden oluşmaktadır. Söz konusu salonlar içinde çok sayıda göl yer almaktadır. Hidrolojik bakımdan da yarı aktif bir mağaradır.”

Bilgi tabelası olsa da çalışmalar nedeniyle kapalı olduğu için bunların hiçbirini göremiyoruz.

 





Aracımıza dönüp Hamitli köyüne çeviriyoruz rotamızı. Hamitli köyüne gelmeden yol üzerinde bir Yar’ın kıyısında durup vadileri seyrediyoruz. Hamitli köyüne vardığımızda sonbaharın tüm ihtişamı karşılıyor bizi. Bu köyde de sokaklarda, bahçelerde, pencerelerde kimse yok…sanki terkedilmiş gibi.. Köyün içinden geçip Gömeran Kanyonu seyir terası tabelalarını takip ederek yola devam ediyoruz. Orman içinde ilerlediğimiz yol daralıp bozulunca aracımızı yol kenarındaki bir girintiye park edip yürüyerek devam etme kararı alıyoruz. Yaklaşık 250 300 m. Aşağıda yolun ortasına park etmiş bir kamyonet, yolda toz kireçle çizilmiş yönlendirme oklarını görünce hedefimize yaklaştığımızı anlıyoruz. Toz kireç okların gösterdiği yerden orman içine giriyoruz biraz ilerde piknik masaları olan bir düzlük geliyor ve düzenlemeleri yapan işçiler çay molası vermişler. Selamlayıp toz kireçle işaretlenmiş patikadan devam ediyoruz. Yer yer dere taşı döşenmiş yer yer ahşap merdiven ve koridorlardan devam edip seyir terasına ulaşıyoruz. Gömeran Kanyonu ve tabanındaki dere metrelerce aşağıda kıvrılarak ilerliyor. Çam ağaçlarının kokusunu ciğerlerimize çekerken manzaranın güzelliğini de beynimize ve kameralarımıza kaydediyoruz. Geri dönüşte çalışanların toparlanıp gittiklerini görüyoruz. Biz de aracımıza yürüyüp rotamızı önce Hamitli Köyüne oradan da Malyas Kanyonuna çeviriyoruz.





Yer yer çok bozuk satıhlı yolda yer yer betonlanmış yolda ilerliyoruz. Beton yol bitince yol iyice bozuluyor. Kaybolduk mu endişesine kapılıyoruz ama geri dönme şansımız yok… Devam ediyoruz. Oldukça bozuk bir rampadan aşağıya indiğimizde bir düzlük, bir çeşme, bir çınar ağacı, bir dere, dereyi geçen beton bir köprü onun yanında artık kullanılmayan eski bir asma köprü karşılıyor. Anlıyoruz ki yolda Malyas Kanyonu Seyir Terası yolunu kaçırmışız ve Malyas Kanyonunun çıkışına gelmişiz. Köprünün karşısında bir köy bulunuyor. Çeşmenin yanında mola verip dinleniyoruz. Biraz kanyonun içine doğru ilerliyoruz, fotoğraflarımızı çekiyoruz. Şimdi Cide yolunu bulmalıyız. Cep telefonlarımız çekmediği için navigasyonu kullanamıyoruz, herhangi bir tabela yok tamamen içgüdülerimizle yolumuzu bulmak durumundayız. Biz kanyonun girişindeyken köy tarafından bir aracın gelip köprüden geçtiğini gördüğümüz için köye doğru yöneliyoruz ama köyü geçtikten 3 – 4 km sonra yol bitiyor. Geri dönüp diğer yoldan devam ediyoruz. Yine dağ yollarını tırmandıktan sonra Bartın – Cide yoluna ana yoluna çıkıyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra Cide’deyiz. Saat geç olduğu için Gideros Koyunu yarınki programa aktarıyoruz. Akşamı Cide sahilindeki restoranda güzel bir akşam yemeği ile noktalıyoruz.

 Gece güzel bir uyku ile dinlenerek güzel bir kahvaltı ile güne başlıyoruz. Bugünkü programımız daha sakin. Önce Gideros Koyunu ziyaret ediyoruz. 







Sabah güneşinin sıcaklığında Gideros Koyunun mavi yeşil kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Ağlarını tamir eden bir iki balıkçı dışında kimse yok. Koyu tepeden görecek bir noktada masamızı sandalyelerimizi açıp Gideros manzarası eşliğinde kahvemizi içiyoruz. Kahve sonrası Cide merkezi gezeceğiz. İlk noktamız Rıfat Ilgaz’ın müze evi.


“ Mehmet Rıfat Ilgaz
 (8 Mayıs 1911;[1] Cide, Kastamonu - 7 Temmuz 1993, İstanbul), Türk şair, romancı ve öykü yazarı. Özellikle Hababam Sınıfı romanıyla tanındı. Hem yazılarında hem de kişisel hayatında toplumcu bir çizgi devam ettirdi. Türkiye 'nin en çalkantılı siyasi dönemlerinde devam ettiği dergiciliği, aynı dönemdeki birçok yazar gibi, onun da adliye koridorlarında ve hapishanede zaman geçirmesine neden oldu. “



Cide seyir terasından ilçenin genel görünümü




Aydos Yalısı






Çoşnar Yalısı ve Delikli kaya

Sonrasında Cide merkezi gezip, bölgenin Vikipediası Uğur Gürsoy’u Hanbahçe’de ziyaret edip bir çayını içiyoruz. Öğle yemeği sonrası programımızda Cide seyir terası ve sevgili Uğur Gürsoy’un önerdiği Aydos ve Çoşnar yalısı var. Ve bugünkü programı kararan bulutların yağmur getirmesinden önce tamamlamak istiyoruz.


BATI KARADENİZ KIYISI VE KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI BÖLÜM.2 BARTIN’DAN CİDE’YE…

 BATI KARADENİZ KIYISI VE KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI

BÖLÜM.2

BARTIN’DAN CİDE’YE…

Dünyanın gözbebeği olan Amasra’dan kahvaltı sonrası ayrılıyoruz. Bugün rotamızda Kuş Kayası Yol Anıtı, Güzelcehisar, İnkumu plajı, Kurucaşile, Kapısuyu plajı ve sonrasında Cide var. Bu rotayı oluştururken esas hedefimiz Küre Dağları Milli Parkıydı. Küre Dağları Milli Parkı, Bartın ve Kastamonu illeri arasında geniş bir alanı kaplayan milli park.

07.07.2000 Tarihinde Milli park olarak ilan edilmiş, Türkiye’de korunması gerekli 9 sıcak noktadan biri olmasının yanı sıra Türkiye’nin ilk panparkıdır. (2012 de panpark ilan edilmiş.)

Bartın’ın Ulus ilçesinden, Kurucaşile’den, Cide’den giriş noktaları var. Biz Milli Parka Cide’den girmeyi planladık. Cide’ye kadar da Batı Karadeniz kıyısını takip edeceğiz.

 Amasra’dan yeni açılan yoldan – ki gelirken bu yoldan gelmiş ve virajları ortadan kaldıran uzun bir tünelle Amasra merkeze inmiştik -  değil eski Bartın yolundan çıkacağız. Bu yol üzerinde Amasra’ya yaklaşık 5 km mesafede Kuş Kayası Yol Anıtını ziyaret edeceğiz.

 


Kuş Kayası Yol Anıtı, Roma İmparatoru T. Germanious Claudius zamanında Doğu Eyaletleri İnşa Ordusu Komutanlığı yaptıktan sonra yaşam boyu Bitinya -Pontus Valiliğine atanan Gaius Julius Aguilla tarafından M.S. 41-54 yıllarında yaptırılmıştır. Roma yol ağının bir parçası olan ve İmparatorun anısına yaptırılan bu anıt; yufka kabartma tekniğiyle kayalara oyulmuş Kral heykeli ve Roma Hâkimiyet Kartalı ile birbirini tamamlayan iki kitabe, oturma sedirleri ve kaya nişlerini kapsamaktadır. Anıta ait, Kral Heykeli ve Hâkimiyet Kartal’ının başları tahrip olmuştur. Birisi kral figürünü çevreleyen Niş'in üstünde, diğeri kabartmalardan uzakta ve batıda bulunan birbirini tamamlayan kitabelerde; "Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious'un yüceliği için G.J.Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı" ifadeleri bulunmaktadır. Eni 5 m.yi bulan Roma karayolunun son izleri bu anıtın önünde, yüzyıllarca kullanımın aşınmışlığı ile görülürken, anıtın yapıldığı zaman yanında muhtemelen bir Anıtsal Çeşme'yi (Nymphaion) de kapsadığı, fakat zamanla bu çeşmenin yıkıldığı kalıntılardan anlaşılmaktadır.

 Yaklaşık 200 basamak ahşap merdiveni tırmanarak çıktığımız anıttan tekrar anayola iniyoruz. Hemen merdivenin yanı başında tezgâh açan 85 yaşındaki ninemizden kestane ve ceviz alıyoruz sabah siftahı olsun diye.

 Şimdi rotamız Bartın, Güzelcehisar Lav Kayalıkları. Bartın’a girdikten sonra Liman yönünde devam edip Bartın’dan çıkıyoruz. 18 km sonra dağ tepe tırmanıp inerek Güzelcehisar’a varıyoruz. Aracımızı park ettiğimiz noktada bulunan seyir terasından önümüzde uzanan kumsalı ve kumsalın bitiminde denizden duvar gibi yükselen lav kayalıklarını görüyoruz. Seyir terasından kumsala oradan da lav kayalıklarına uzanan ahşap yürüyüş yolunu izliyoruz.

 



Güzelcehisar sahilinde bulunan ve 80 milyon yıllık olduğu tahmin edilen lav sütunları görsel bir şölen sunmakta... Güzelcehisar'ın 850 metre uzunluğundaki kumsalın
batı ucundan başlayan ve denizden bir duvar gibi yükselen sütun yapılı lav kayalıkları deniz kıyısı boyunca uzanarak Mugada'ya kadar ulaşmakta. Ülkemizde tek jeolojik miras envanteri içinde bulunan ve bir benzerinin yalnızca Kaliforniya’da olduğu Güzelcehisar Lav Sütunları çok nadir görülen bir oluşumdur.





Lav kayalıklarını hayranlıkla izleyip kumsalda yürüyüş yaptıktan sonra aracımıza dönüp Kurucaşile’ye doğru yola çıkmadan mevsim geçmiş olsa da ünlü İnkumu plajını ziyaret ediyoruz. Ekim güneşinde plaj sandalyelerinde güneşlenen birkaç kişi, sandallarının bakımını yapan birkaç balıkçı ve uzak enginlerde silueti görülen Fatih Sondaj gemimize selam verip Kurucaşile’ye çeviriyoruz rotamızı.

Bir an için deniz kıyısında sonra bir anda dağların tepesinde fındık bahçeleri arasında uzanan giden solumuz deniz mavisi sağımız fındık yeşili yolda keyifli bir yolculukla önce Tekkeönü’ne daha sonra Kurucaşile’ye iniyoruz. Kurucaşile’yi gezi rotamıza koyma nedenim buralardaki yerel küçük tersaneler, tekne yapım atölyelerini fotoğraflamak. Ama ziyaretimizin Pazar gününe denk gelmesi, sezonun bitmiş olması nedeniyle fotoğraf açısından beklediğimi bulamıyorum. Sahilde halen açık olan bir kafeteryada öğle yemeği ve kahve molası veriyoruz.

 


Kahve sonrası hemen 4 km uzaklıktaki Kapısuyu sahilinde içeceğiz çayımızı. Yaklaşık 800 – 900 metre uzunluğundaki sahil, diğer sahiller gibi sezonun bitmesiyle birlikte terkedilmişliğin hüznünü yaşıyor. Salkım söğüdün altında sohbet eden yöre kadınları bir yandan örgülerini örüyor bir yandan da güz güneşinin son demlerinin keyfini çıkarıyorlar biraz ileride çay bahçesinde de erkekler kendi aralarında sohbet ediyorlar. Burada da tekne yapım atölyeleri kapalı ama bir tanesi var ki eğer açık olsaydı buradan harika fotoğraflar çıkarabileceğimi hissettim.




Ve şimdi bugünkü rotamızı Cide’de sonlandırma zamanı yine dağlara tırmanıp fındık bahçeleri ve böğürtlenlerin eşliğinde Cide’ye iniyoruz. 13 km sahil şeridi boyunca ilerleyip otelimize ulaşıyoruz. Odamıza yerleştikten sonra güneşi bu kez Cide sahillerinde batırıyoruz.

 


Yazı ve Fotoğraflar:

Mehmet Cengiz TÜMER

 

 

BATI KARADENİZ KIYISI VE KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI BÖLÜM.1 ÇEŞM-İ CİHAN AMASRA.

 

BATI KARADENİZ KIYISI VE KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI

BÖLÜM.1

ÇEŞM-İ CİHAN AMASRA.

Corona pandemisi nedeniyle mart ayından bu yana tüm yurt içi ve yurt dışı gezi planlarımızı iptal ettiğimiz meş’um 2020 yılında vakaların biraz azalmasıyla geçtiğimiz Yeni Normal Yaşantımızda yine kalabalıklardan uzak doğanın kucağına attık kendimizi.

Öncelikle Ağustos ayında Muğla Köyceğiz Gökçeova göletine çadır attık. Üç gün doğa ile baş başa bir tatil yaptık. Sonra da çoktandır istediğim Batı Karadeniz kıyısı ve Küre Dağları Milli Parkı gezi rotamızı gerçekleştirmek üzere çalışmalara başladık. Sonbaharın renklerini yaşamak için takvim olarak da uygun olan 29 Ekim haftasını hedefe koyduk. İZDOF’tan arkadaşlarımın desteği ile Kastamonu’dan fotoğraf dostumuz sevgili Fahri Özbek ile bağlantı kurdum. Yapmak istediğim programı ana hatları ile onunla paylaştım. Onun da çalışmasıyla programı detaylandırdık. 8 gece 9 günlük bir program yaptık. İlk ve son gün yaklaşık 12 şer saat araç kullanacağımızdan yorucu olacaktı ama ara günleri saat saat planladık.

23 Ekim sabahı saat 07.30 da kardeşim Ragıp Tümer ile birlikte iki araç olarak Tümer&Tümer Gezi Timi olarak yola düştük. İlk kahve molamızı Akhisar Gelenbe Cerentur tesislerinde verdik devamında Orhangazi de Dualı Tatlıcı da – ki saç kavurması harikadır- öğle yemeği molası için durduk. Yemek sonrası İznik gölünün kuzey kıyısından İznik, Sakarya, Mengen, Devrek Çaycuma Bartın üzerinden akşam saat 20.00 gibi Amasra’ya vardık. İznik sonrası yol bizi bayağı zorladı. Yol boyunca bir çay içip dinleneceğimiz bir tane bile dinlenme tesisi yoktu. Özellikle Çaycuma sonrası hava kararıp ta hafiften yağmur başlayınca yorgunlukla birlikte iyice zorladı.



İLK DURAK: ÇEŞM-İ CİHAN AMASRA.

Otelimiz şehrin merkezinde, Küçük Deniz tarafında güzel bir otel. Eşyalarımızı odalara yerleştirip elimizi yüzümüzü yıkayıp aperatif bir şeyler atıştırmak için kendimizi dışarı attık. Bu akşam balık ekmekle geçiştirip biraz yürüyüş yaparak bacaklarımızı açmak ve otele dönüp erkenden yatmak planımız.  Carlos’un yerinde balık ekmek yemek için oturduk ama balık ekmek yerine soğan ekmek yiyerek kalktık.

Bir sonraki akşam için şöyle dört başı bir yemek yemek, Amasra’nın meşhur salatasını, mezgitini, barbununu yemek için Canlı Balık Mustafa Amca’da yer ayırtmaya gidiyoruz.  Tüm masaların dolu olduğunu, bir hafta önceden yer ayırtıldığını öğrenince hayal kırıklığı yaşıyoruz ama biraz Türk Filmi tiratları yapınca ertesi gün 17.30 için birinci sıradan yedeklere yazılıyoruz. Şimdi dinlenme zamanı.

Sabah dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Otelimiz çatısında Corona önlemleri kapsamında kahvaltımızı küçük deniz ve Ceneviz kalesine karşı muhteşem bir manzarada yapıyoruz.


Amasra,  Batı Karadeniz Bölgesinde, Bartın iline bağlı bir ilçe. Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı bağımsız adalarına sahip olan Amasra, antik dönem de Amastris 3000 yıllık tarihi, hem çekicilik[3] ve balıkçılığa[4] dayanan yerel sanatları, hem de kendini çevreleyen ormanlık alanlarına sahip bir yerleşim yeri. Amasra hâlen özgün balık lokantaları, otelleri ve ev pansiyonlarına sahip bir turizm bölgesi.

13. yüzyılda Cenevizliler tarafından ele geçirilen Amasra'ya Fatih Sultan Mehmet liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu orduları Ekim 1460'ta bir sefer düzenler. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet şehre hâkim bir tepeye geldiğinde hayranlığını belli etmek için şu sözü sarf etmiştir;

« "Lala, lala!, Çeşm-i Cihan bu mu ola" ve kaleye haber gönderir : " Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz. »

Rivayetin devamına göre, bu olay üzerine Amasra Kalesi komutanı anahtarı Fatih'in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan alınmış olur. Şehir ele geçirildikten sonra Karabük - Eflani yöresinde yaşamakta olan Kıpçak Türkler'ini buraya yerleştirilir. Ardından yörede yaşayan Rumlar'ın büyük bir kısmı ise İstanbul'a göç etmeye zorlanmıştır.


Kahvaltı sonrası hemen otelimizin karşısındaki Arkeoloji Müzesinin yanından Fatih Sultan Mehmet heykelinin önünden Barış Akarsu parkına doğru yürüyoruz. Parkın biraz ilerisindeki Galla ( halk ) Pazarına giriyoruz.



Pazar içinde kadınların kendi el emeği ürünleri, reçeller, tarhanalar, kurutulmuş meyveler, turşular rengârenk dizilmiş. Güleryüzlü sıcakkanlı Amasra’lı kadın satıcılardan böğürtlen reçeli, nar reçeli vb alıp Ceneviz Kalesine çeviriyoruz adımlarımızı. Fatih Camiini dönüşe bırakıp Küçük Denizle Büyük denizi birbirinden ayıran  - ya da bağlayan mı demek lazım – Kemere Köprüsünden geçip Ceneviz Kalesine giriyoruz. Önümüzde iki yol var.


Kale kapısından geçince soldaki yoldan surlar boyunca ilerliyoruz. Amacımız Kemere Köprüsünün en güzel fotoğrafını çekmek. Bulunduğumuz noktada manzara muhteşem İtalya’nın Cinqueterre’deki beş köyünden biri olan Rio Maggiore’yi andırıyor. Manzarayı iyice içimize sindirdikten ve fotoğraf makinemize kaydettikten sonra bu kez kalenin diğer tarafındaki rampayı tırmanıp Ağlayan Ağaca varmak niyetimiz. Ağlayan Ağaç kalenin en yüksek ve Büyük deniz tarafından Karadeniz’e hâkim bir noktası. Burada bir kahve molası verip Karadeniz’e ve tavşan adasına doğru yorgunluk atıyoruz.






Ağlayan Ağaç’tan inip kaleden çıktıktan sonra hedefimiz Çekiciler Çarşısı. Amasra şimşir ağacından oyularak – çekilerek – yapılan tahta kaşıkları, tarakları, bıçakları ile meşhur. Eskiden tüm bu zanaatkârlar Küçük Deniz ile Büyük Deniz arasında uzanan bir sokakta yer alırmış ve bu nedenle bu sokağa Çekiciler Çarşısı denirmiş. Bugün el oymacılığı terkedilip makineleştikten sonra bu sokak ta eski işlevini kaybedip hediyelik eşyaların, şimşir tahta hediyeliklerin, uzak doğu organik taşlarının satıldığı bir çarşıya dönmüş.


Çarşının hemen üzerindeki tepede zamanında Ceneviz kilisesi olan Fatih’in Amasra’yı fethiyle Camii’ye çevrilen Fatih Camiini ziyaret ediyoruz.
Dönemin tüm yapı özelliklerini taşıyan yapının Narthex (İlk Cemaat) bölümü ile Ambon (Apsis) çıkıntısı sonradan mekâna katılmıştır. 19×11 m boyutlarındaki caminin, 1887 yılında dört duvarı dışında mekânı örten ve yer yer yıkılma tehlikesi gösteren beşik tonoz çatısı kaldırılmış, yerine ahşap tavan ve çatı yapılarak büyük bir onarımdan geçirilmiştir.




Bilindiği gibi, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in savaş kıyafetleriyle gittiği Mekke’de Cuma hutbesini kılıcını kınından çıkararak okuması; yıllarca “Sünnet” kabul edilerek bütün camilerde uygulanmaya başlamıştı. Geçen 1400 yıllık sürede bu gelenek zamanla unutulmuş olsa da, Amasra Fatih Camii’nde hala sürdürülmekte ve hayli ilgilerini çekmektedir.

Camii ziyareti sonrası Büyük Deniz tarafında öğle yemeği için bir Karadeniz Pidecisine oturuyoruz.

Yemek sonrası tekrar Küçük deniz tarafına geçip Arkeoloji Müzesini ziyaret edeceğiz. Müze, İnşasına 1884 Bolu Mutasarrıfı İsmail Kemal Bey tarafından başlanılan ancak yarım kalan Bahriye Mektebinin müze olarak kullanımı amacıyla onarımına 1976 yılında başlanmıştır. 30 Ocak 1982de onarımı tamamlanarak Müze olarak açılmıştır. Geç Osmanlı Dönemi mimari özelliklerine sahip yapı, dikdörtgen planlı olup iki kat olarak planlanmış ancak tek katı tamamlanmıştır.2014 yılında yenileme çalışmaları tamamlanarak yeniden ziyarete açılmıştır.





Saat 17.30 da Canlı Balık Mustafa Amca’daki randevumuza kadar Ekim güneşinin altında Amasra’nın plajında kahvemizi içerek yorgunluk atıyoruz.


Amasra Küçük Deniz ve dolayısıyla Canlı Balık Mustafa Amca’nın restoranı en güzel gün batımı manzaralarından birine sahip ve ne mutlu bize ki böyle bir manzaranın eşliğinde Amasra’nın mezgitlerinin, barbunlarının, kalamarlarının Amasra salatası eşliğinde ve hakkını vererek tadına bakıyoruz.



Yazı ve Fotoğraflar:

Mehmet Cengiz TÜMER