29 Temmuz 2026 Çarşamba

 

İKONİK BİR TREN YOLCULUĞU: BERNİNA EKSPRESİ

İZİNDE İSVİÇRE KENTLERİ: ZÜRİH, LUSERN, FLİMS, LUGANO

Ölmeden önce yapılacaklar listemden bir maddeyi daha hayata geçirmek için İsviçre’deyiz.  Bizi çok sıcak ve nemli bir Zürih karşılıyor. Bungun bir hava. Gün içinde bu hava bizi bayağı zorlayacak.


Zürih, İsviçre’nin en büyük şehri ve ülkenin ekonomik, finansal ve kültürel merkezidir. İsviçre’nin resmi başkenti ise Bern’dir. Zürih Gölünün kuzey kıyısında ve Limmat Nehrinin doğduğu noktada yer alır.

Limmat Nehri’nin her iki yanına yayılan Eski Şehir bölgesi; dar taş sokakları, ikiz kuleli GrossMünster Kilisesi ve Avrupa’nın en büyük kule saatine sahip St. Peter Kilisesi ile büyüleyici bir atmosfere sahip. Bizim Zürih’te olduğumuz zaman diliminde Grossmünster kilisesinin dış cephesi renovasyon için kapalı idi ancak saat 10.00 ile 14.00 arası içerisini gezebiliyordunuz. Öğle yemeği sonrası Zürih’in bungun havasından kaçıp sığındığımız mekan oldu.


Göl kıyısından başlayıp tren garına kadar uzanan Bahnofstrasse, dünyanın en prestijli ve lüks caddeleri arasında sayılır.

Göl kıyısındaki yürüyüş parkurları, temiz havası ve gelişmiş toplu taşıma ağıyla dünyanın yaşam kalitesi en yüksek şehirlerinden biri kabul edilir.

St. Peters kilisesinin önündeki köprünün üzerinde karşı kıyıya sıralanmış hepsi bir zamanlar çeşitli meslek odalarının loncaları olan bugünse otel ve restoran olarak kullanılan renkli taş binaları izliyoruz. Köprüden geçip dar sokaklarda kayboluyoruz. Bu arada 400 yıllık bir pastaneyi de ziyaret ediyoruz. Öğle yemeği öncesi yine köprüden karşıya geçip tarihi Zürih kentinin kurulduğu yerdeki kaleye tırmanıyoruz. Şimdi biraz ağaçların gölgesinde dinlenme, nefeslenme ve aşağıdaki Limmat Nehrini ve nehrin Zürih Gölüne döküldüğü manzarayı seyretme zamanı.



Öğle yemeği için tekrar karşı kıyıya geçiyoruz ve buradaki taş sokaklardaki restoranlardan birinde öğle yemeğimizi yiyoruz. Yemek sonrası bunaltıcı Zürih sıcağından kurtulmak için kiliseye sığınıyoruz.

Saat 16.00 da Lusern’e geçmek için göl kıyısında bizi bekleyen aracımızla buluşuyoruz.

Zürih, Lusern arası yaklaşık bir buçuk saat. Biz aracımıza binip Zürih’in dışına çıktığımızda karşımızdaki İsviçre Alpleri’nin zirvelerini karabulutlar kaplıyor ve şimşekler çakmaya başlıyor. Bir süre sonrada şiddetli bir sağanak yağmurun içine giriyoruz. Zürih gün içindeki tüm sıkıntısını üzerimize boşaltıyor.

Yağmur sonrası Lusern’e varıyoruz. Otelimiz Lusern gölüne ve şehir merkezine yürüyüş mesafesinde. Odamıza yerleşip yağmur sonrası Lusern gölünün kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Yağmur sonrası güneşin yumuşak ışıkları bize eşlik ediyor.

Sabah güzel bir kahvaltıdan sonra yürüyerek Lusern merkeze geçiyoruz. Lusern Zürih’e göre daha romantik daha sevimli bir şehir. Göl kıyısından gölü besleyen nehrin kıyısında yürüyoruz.

Lusern;  İsviçre’nin merkezinde, Dört Kanton Gölü kıyısında ve İsviçre Alpleri’nin eteğinde yer alan, ülkenin en fotojenik ve turistik şehirlerinden biri. Büyüleyici doğası ile tarihi dokusunu mükemmel bir şekilde harmanlar.




Nehir kıyısından ayrılıp dar sokaklara ve o sokakların açıldığı, cepheleri desen desen boyanmış eski tarihi yapıların yer aldığı küçük meydanlara vuruyoruz kendimizi. Tekrar nehir kıyısına indiğimizde bizi  karşımıza Şapel Köprüsünün girişi karşılıyor.


Kapellbrücke; 14. Yüzyıldan kalma bu üstü kapalı ahşap köprü, şehrin ve İsviçre’nin en bilinen simgelerinden bir. İçerisindeki üçgen tavan tabloları ve hemen yanındaki sekizgen su kulesi ile ünlü bir yapı. Çiseleyen yağmur hızını arttırınca köprüye sığınıyoruz ve Coop’tan aldığımız sandviçlerle öğle yemeğimizi bu tarihi ve romantik köprünün oturma sıralarında yiyoruz.

Yağmur biraz hafifleyince tekrar Lusern’in taş sokaklarına dönüyoruz. Reuss Nehrinin karşı kıyısı boyunca uzanan tarihi merkez, fresklerle süslü bina cepheleri ve orta çağdan kalma Musegg surlarını karşıdan izliyoruz.

Göl kıyısına dönmek için nehir kıyısında yürümeye devam ederken kentin çift soğan kubbeli kilisesi karşımıza çıkıyor. İçeri girip zengin işlemeli duvarları, kubbeleri izliyoruz. Nehir ile gölün birleştiği noktada yer alan ikinci ahşap köprüden nehrin karşı kıyısına geçiyoruz. Aracımızla buluşuncaya kadar kalan sürede biraz dinlenmek, biraz yeniden başlayan yağmurda ıslanmamak için küçük sevimli bir kafede kahve molası veriyoruz.

Bir sonraki rotamız; Bernina Ekspresinin başlangıç noktası olan Chur kasabasına yarım saatlik mesafedeki Flims dağ kasabası, kayak merkezi.




Flims. İsviçre’nin doğusunda, Graubünden kantonunda yer alan büyüleyici bir dağ kasabası ve doğa sporları merkezi. Deniz seviyesinden yaklaşık 1100 m. yükseklikte bulunan kasaba, özellikle masalsı gölleri, derin kanyonları ve geniş dağ manzaralarıyla tanınıyor. Bizim konakladığımız otel odalarımızın balkonları da böyle geniş bir dağ manzarasına bakıyor. Akşam yemeği öncesi bu güzel Alp kasabasında yürüyüş yapıyor ve gerçek anlamda İsviçre’yi içselleştiriyoruz.

Sabah kahvaltı sonrası Bernina Ekspresine binmek üzere Chur’a hareket ediyoruz. 15. Vagondaki koltuklarımıza yerleşiyoruz ve tren İsviçre dakikliğiyle tam saatinde kalkıyor.

Bernina Ekspresi detaylarını bir önceki İkonik bir tren yolculuğu; Bernina Ekspresi yazımda okuyabilirsiniz.

Yaklaşık 4,5 saatlik doğanın ve İsviçre Alplerinin kucağında yolculuk sonrası Kuzey İtalya’nın kasabası Tiranoya iniyoruz. Konaklayacağımız Como Gölünün kıyısındaki Lecco kasabasına geçiyoruz. Lecco’yu anlatımı bir sonraki yazıya bırakıp Lecco^dan tekrar İsviçre’ye geçip Lugano kentini ziyaret ediyoruz.




Lugano, İsviçre’nin güneyinde, İtalya sınırına komşu olan Ticino kantonunun en büyük şehridir. Lugano gölü kıyısında yer alan şehir, İsviçre disiplini ile Akdeniz yaşam tarzını ve mimarisini mükemmel şekilde harmanlayan, İtalyanca konuşulan büyüleyici bir merkezdir. Şehirde palmiye ağaçları, Akdeniz iklimi İtalyan mutfağı ve sıcak bir atmosfere sahip. Sokak kafeleri, rengârenk binaları – özellikle somon rengi hâkim – ve trafiğe kapalı tarihi merkeziyle klasik bir İsviçre kentinden oldukça farklı bir ruha sahiptir.

Lugano Gölü kenarındaki yürüyüş kordonu ve subtropikal bitkilerle dolu Parko Ciani parkı şehrin en keyifli noktaları arasında.

Eski Şehir, Piazza della Riforma meydanı etrafında şekillenen dar sokaklar; şık butşkler, tarihi restoranlar ve Santa Maria Degli Angioli Kilisesi gibi rönesans dönemine ait önemli yapılarla dolu.

Lugano gezimiz sonrası konakladığımız Lecco’ya dönüyoruz.

 Temmuz 2026

Yazı ve Fotoğraflar:

Mehmet Cengiz TÜMER

 

27 Temmuz 2026 Pazartesi

İKONİK BİR TREN YOLCULUĞU: BERNİNA EKSPRESİ

 

İKONİK BİR TREN YOLCULUĞU: BERNİNA EKSPRESİ

Ölmeden önce yapılacaklar listemden bir maddeyi daha hayata geçirmek için İsviçre’deyiz. Yolculuk öncesi kalkış istasyonumuz Chur’dan yarım saatlik mesafedeki kayak merkezi Flims’te konaklıyoruz. Flims dağlarla çevrili tipik İsviçre manzaralarını sunan küçük ama çok güzel bir kasaba. Konakladığımız otelimiz de farklı bir konsepte sahip, odaları muhteşem Alp manzarasına bakan; Allandme.

Sabah kahvaltı sonrası aracımızla Chur’a hareket ediyoruz. Hareket saatinden 15 dakika önce 15. Vagondaki yerimizi alıyoruz. Şanslıyı koltuklarımız gidiş yönüne göre sağ tarafta. Daha önce okuduğum bloglarda da sağ tarafta oturmayı öneriyordu. Tren İsviçre dakikliği ile tam 08.17 de hareket ediyor.

Bernina Ekspresi, İsviçre Alplerini İtalya’nın palmiyelerle dolu kuzeyine bağlayan, dünyanın en manzaralı ve ikonik tren rotalarından biri. Rhatische Bahn demiryolu tarafından işletilen bu kırmızı tren, devasa panoramik pencereleriyle yolcularına büyüleyici bir doğa seyri sunuyor.


Rota aslında iki hattan oluşuyor. Chur’dan başlayarak St.Moritz’e kadar olan Albula hattı 1898 – 1904 yılları arasında inşa ediliyor. Dört yıl sonra 1908 – 1910 yılları arasında da Tirano’ya kadar inen Bernina Hatları ekleniyor. Özel turistik “ Bernina Express “ markası altında ilk direkt seferler ise 1973 yılında başlamış.

Albula ve Bernina hatları üzerindeki bu demiryolu güzergahı, 2008 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmış. Dünyada bu statüye sahip üç demiryolu hattından biridir.

Bu demiryolu hattı tam bir mühendislik harikasıdır. Dişli çark sistemi kullanılmadan, sadece normal ray tutunmasıyla tırmanan dünyadaki en dik tren hatlarından biridir. Rota boyunca tam 55 tünel ve 196 köprü / Viyadük geçilir.


Chur’dan başlayıp İtalya’nın Tirano kasabasına kadar uzanan yolculuk yaklaşık 4 saat sürüyor. Bu güzergâh boyunca;

Chur 585 m. Deki başlangıç noktası,

St. Moritz, 1775 m.deki dünyaca ünlü lüks kayak merkezi,

Ospizio Bernina, 2253 m.de hattın en yüksek noktası,

Brusio, 780 m.de meşhur dairesel taş viyadük. ( Brusio Circular Viaduct ),

Tirano, 429 m.de Akdeniz iklimine ulaşılan son durak.

Rotanın öne çıkan simgeleri;

1.     Lanwasser Viyadüğü: 65 metre yükseklğinde, doğrudan uçurumdaki bir tünele giren kavisli devasa taş viyadük.



M     Morteratsch Buzulu & Lago Bianco: Karlı zirveler ve buzul göllerinin hemen yanından geçen yüksek dağ geçidi bölümü.




3.     Alp Grüm: 2091 m.de bir durak Tren burada kısa bir mola vererek harika fotoğraflar için fırsat veriyor. İstasyonun kendisi de doğal taştan inşa edilmiştir ve Piz Palu buzulunun manzarasını görür.



  Poschiavo Gölü: Dağlarla çevrili bu doğal rezervuar, deniz seviyesinden 962 m. Yükseklikte. Tren gezinti yoluna paralel ilerlerken, gerçekten uzanıp parlayan masmavi sularına dokunuyormuş hissini veriyor.

5.    Brusio Spiral Viyadüğü: Trenin dar alanda yükseklik kaybetmesini sağlayan 360derecelik ikonik dairesel taş viyadük.

Fotoğraf çekmeyi sevenler için küçük bir ipucu. Bernina ekpresin panoramik camlar açılmadığı için yansımalar fotoğraf kalitesini bozuyor. Yansıma olmadan çekim yapabilmek için pencereleri açılan hatta son iki vagonunun açkı vagon şeklinde olduğu aynı hattı kullanan regional trenleri de kullanabilirsiniz. Ben bir sonraki gidişimde muhtemelen bunu tercih edeceğim.

16 Temmuz 2026

Yazı ve Fotoğraflar:

Mehmet Cengiz TÜMER

 

29 Haziran 2026 Pazartesi

 HUZURUN, YEŞİLİN VE TURKUAZIN ÜLKESİ; SLOVENYA

Uzun bir aranın ardından yeniden yollardayız. Fas'ın Büyük Sahra çölünden Gürcistan'ın karlı zirvelerine uzanmıştık. Son olarak da ateş ülkesi Azerbaycan'ın konuğuyduk. Bu kez huzurun,  yeşilin ve turkuazın ülkesi Slovenya'dayız.


Rivayete göre Tanrı bir gün topraklarını paylaştırmaya karar vermiş ve her millete bir toprak parçası vermiş kendi  ülkelerini kursunlar diye. Bu arada Slovenleri unutmuş. Slovenler buna çok üzülmüş ve Tanrı'ya sitem etmişler. Tanrı da hatasını görmüş ve Slovenlerin gönlünü almak için cennetinden bir parçayı Slovenlere vermiş. Gerçekten  de Slovenya cennetten düşmüş  bir parça.

Önce Slovenya'nın başkenti Ljubljana'dayız. 280.000 nüfuslu küçük ve tipik bir Orta Avrupa şehrindeyiz.


Avrupa'nın en yeşil, en sakin ve büyüleyici başkentlerinden biri, Şehir, içinden geçen Ljubljanica Nehri, tarihi köprüleri ve yeşil alanlarıyla adeta bir masal diyarı.

2016 da " Avrupa Yeşil Başkenti seçilen şehir merkezinin büyük bir kısmı araç trafiğine kapalı. Kenti tamamen yürüyerek ve bisiklet ile gezebilirsiniz.


Ejderha, Ljubljana'nın sembolüdür. Kral Iason ve sadık savaşçıları Argonotlar, Karadeniz kıyısındaki Kolkhis krallığından Altın Postu çalmayı başarır ve peşlerindeki öfkeli takipçilerinden kurtulmak için Ege Denizi yerine Tuna Nehri'ne doru ilerleyerek Sava nehrine oradan da Ljubljanica nehrine kadar gelirler. Argonatlar kışı geçirmek için burada konaklamaya karar verir. Ancak bu bataklıkta, çevredeki halka  dehşet saçan , nefesi ile ölüm saçan devasa bir ejderha yaşamaktadır. Kral Iason yerel halkı korumak ve yoluna devam edebilmek için bu yaratıkla zorlu bir mücadeleye girişir ve onu öldürür. İşte Iason'nun yendiği bu ejderha, zamanla şehrin koruyucusu ve sembolü haline gelmiştir. Şehrin en önemli  yapılarından olan Ejderha Köprüsü üzerinde dört adet görkemli ejderha heykeli vardır.

                                 Ejderha Köprüsü

Şehrin siluetine, ünlü Sloven mimar Joze Plecnik'in dokunuşları yön vermiştir. Üçlü Köprü, Preseren Meydanı ve Barok mimarinin en güzel örneklerini barındıran eski şehir bölgesi mutlaka görülmesi gereken yerlerdir.







Şehre hakim bir tepe üzerinde yükselen bir ortaçağ kalesi olan Ljubljana Kalesi, hem yürüyerek hem de füniküler ile ulaşılabilen, panoramik şehir manzarası sunan harika bir nokta.

Ljubljana, hem köklü tarihi hem de modern dinamik ve çevre dostu yaşam tarzıyla ziyaretçilerine huzurlu bir Avrupa deneyimi sunuyor.






Ljubljana'dan ayrılıp Bled'e geçmeden önce daha sakin bir destinasyona Bohinj Gölüne gidiyoruz. Bled Gölünden büyük olmasına rağmen daha sakin, daha doğallığını korumuş  bir göl. Slovenya'nın tek ve büyüleyici milli parkı olan Triglav Milli Parkının sınırları içinde. Bölgenin hemen girişinde yemyeşil bir parkın yükseltisinde Triglav'a ilk tırmanan dört dağcının heykeli var. Aynı park içinde Vaftizci Yahya Kilisesi bulunuyor. Tarihi 13.YY.a uzanan bu kilise; Romanesk, Gotik ve Barok mimari elementlerini barındıran ikonik bir ortaçağ kilisesi. İç ve dış duvarlarında Slovenya'nın en eski fresklerini barındırıyor. Güney dış duvarında yolcuların koruyucusu olan Aziz Christopher'in büyük bir tasviri var. Kiliseyi ziyaret için 3,5 € bir ücret alınıyor.

Kilisenin  hemen önündeki taş köprüden gölün turkuaz sularına yansıyan ormanları, gölde kano, SUP yapanları izliyoruz. Göl kıyısınca yürüyüp Vogel dağına çıkmak için teleferik istasyonuna yürüyoruz.






Gölün güneybatı kıyısındaki Ukanc bölgesinden kalkan teleferikle Vogel Dağına ( 1535 m ) bir kaç dakikada dikey bir tırmanışla çıkıyoruz. Teleferikle çıkarken ve zirvedeki seyir teraslarından bakıldığında, Bohinj gölünün fiyortları andıran derin, uzun ve koyu yeşil gövdesi ile etrafını saran dik dağlar gözler önüne serilir. Kışın popüler bir kayak merkezi olan Vogel, yaz ve bahar aylarında ise Julyen Alpleri 'nin yüksek patikalarına açılan harika yürüyüş rotalarına sahip.

Ve BLED...

Slovenya'nın en büyüleyici köşelerinden biri olan Bled Gölü, zümrüt yeşili suları, tam ortasındaki masalsı adası ve sarp kayalığın tepesinden gölü izleyen kalesi ile adeta bir tablonun gerçeğe dönüşmüş halidir. Bohinj'in bakir ve vahşi doğasına kıyasla, BLED daha romantik, tarihi ve mimari detaylarıyla öne çıkan bir atmosfere sahip.











Gölün batı tarafına yakın olan bu küçük kireçtaşı ada, Slovenya'nın tek adası ve yüzyıllardır kutsal alan olarak kabul ediliyor. Hristiyanlık öncesi dönemde adada, Slav Mitolojisindeki aşk ve bereket tanrıçası Ziva'ya adanmış bir pagan tapınağı bulunuyordu. 15. yy. da ise buraya Gotik tarzda Katolik kilisesi inşa edilmiş, geçirdiği depremler sonrası 17.yy.da bugünkü Barok formunu almış.

"Pletna" denilen teknelerle adaya ulaştığınızda sizi kiliseye çıkmak için 99 basamaklı merdiven karşılıyor. Yerel bir geleneğe göre, adada evlenecek olan damatların, gelinleri kucaklarında bu 99 basamağı hiç konuşmadan çıkması beklenir; bu arada gelinin de sessiz kalması uğur sayılır. 10,5 € ödeyerek girdiğimiz kilisenin orta yerindeki  dilek çanını üç kez çaldığınızda dileğinizin gerçekleşeceğine inanılır. Eee her insanın içinde saklı tuttuğu bir dileği vardır. Eşim de ben de dileğimizi tutup çanı üç kez çaldık. Efsaneye göre, kalede yaşayan genç bir dul, ölen eşinin anısına adadaki kiliseye gümüş bir çan yaptırır. Ancak çanı taşıyan tekne gölde fırtınaya yakalanıp çanla birlikte batar. Kadın üzüntüsünden her şeyini kiliseye bağışlar ve Roma'ya rahibe olmaya gider. Papa olayı öğrenince kiliseye yeni bir çan gönderir. Bugün hala fırtınalı gecelerde gölün dibinden eski çanın sesinin geldiği söylenir.

Adaya ulaşım sağlayan, Pletna denilen teknelerin de bir özelliği var. Üzeri branda ile kaplı, düz tabanlı pırıl pırıl cilalı ahşap tekneler özel bir kürek çekme tekniği ile kullanılıyor. Bu tekneleri kullanan kürekçilik mesleği nesilden nesile geçen hr önüne gelenin yapamayacağı çok saygın bir yerel zanaat olarak kabul ediliyor.

Hamiş: Adadaki dondurmacının dondurması muhteşem. Mutlaka deneyin.







Gölün kuzey kıyısında, sudan 130 metre yükseklikteki dik bir falez kayalığının tepesine kurulmuş olan Bled Kalesi yazılı kaynaklarda adı geçen ( MS.1011 ) Slovenya'nın en eski kalesi. Kalenin terasları, Bled Gölü'nü, ortasındaki adayı ve arkada yükselen Karavanke ile Julyen Alpleri'ni en geniş açıdan gören bir noktadır.

Kale iki katlı avlulu bir mimariye sahiptir. İçerisinde zengin bir müze, Barok tarzda tavan fresklerine sahip bir şapel, kendi adınıza sertifika basabileceğiniz Gutenberg tarzı ahşap bir matbaa ve yine geleneksel yöntemlerle şarap mühürleyebileceğiniz bir kale mahzeni mevcut.

Bisiklet, dağ bisikleti, yüzme, kano SUP , kışın kayak gibi çeşitli aktiviteler yapabileceğiniz Bled Gölü'nün güney kıyısındaki bir tepeye teleferik ile çıkıp yamaca yerleştirilmiş ray üzerinde hareket eden kızak benzeri bir araçla hem göl manzarasını seyrederek hem de adrenalin dolu anlar yaşayarak kayarak inebilirsiniz.

Bugün Slovenya'da son günümüz. Bugün Avrupa'nın gezilebilir en büyük mağarasını ziyaret edeceğiz. Milyonlarca yıl boyunca Pivka Nehri'nin kireçtaşlarını aşındırmasıyla oluşan büyüleyici bir jeolojik oluşum. Ljubljana'ya yaklaşık 55 dakikalık mesafede. Park Postoınska Jama'nın içinde. Önceden rezervasyonla gurup halinde gezebiliyorsunuz. Park alanı içinde otomobiller, otobüsler ve karavanlar için ayrı ayrı park alanları, restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkanları var.










24 km uzunluğunda bir karstik mağara, bunun 5 km si gezilebiliyor. İçinde tren hatları olan tek mağara. 1872 yılında turistler için döşenmiş bu raylarda bugün elektrikli trenlerle seyahat ediliyor. Yaklaşık 5 kilometrelik turistik rotanın ilk ve son 2 kilometresini bu trenlerle geçiyor, orta kısımdaki muazzam salonları ise yürüyerek keşfediyorsunuz.

Bu karanlık sularda yaşayan, halk arasında é insan balığı olarak bilinen Proteus Anguinus adlı kör bir yeraltı semenderi yaşıyor. Hiçbir şey yemeden 10 yıl kadar yaşayabilen ve neredeyse100 yıl ömrü olan bu canlıyı mağara içindeki özel akvaryumda görebiliyorsunuz.

Mağaranın içinde 10.00 kişiyi aynı anda ağırlayabilen ve " Konser Salon" adı verilen devasa bir boşluk bulunuyor. Buranın akustik kalitesi o kadar yüksek ki zaman zaman senfoni orkestraları ve ünlü korolar mağarada özel konserler vermekteymiş.

Yürüyüş  rotamız üzerinde görebileceğimiz kalsiyum karbonat birikmesiyle oluşmuş bembeyaz ve parıltılı 5 metrelik devasa bir dikit var. Bu yapıya Birilliant adı veriliyor ve mağaranın sembolü.

Mağaranın içindeki sıcaklı yaz kış fark etmeksizin her zaman 8 - 10 derece. Yanınıza mutlaka ceket, mont türü giysi alın. Mağara içinde  İngilizce, Almanca, İtalyanca açıklamalar yapılıyor. Girişte dil seçeneklerine göre ayrı ayrı guruplar oluşturuluyor.

Mağara gezimiz sonrası kafeteryada Burek ve meşrubatla öğle yemeğimizi geçiştirip yaklaşık 9 - 10 km mesafedeki Predjama Kalesine geçiyoruz. Mağara ve Kaleyi kombine bilet ile geziyoruz.


Predjama Kalesi, 123 metre yüksekliğindeki dik bir uçurumun tam ortasına, devasa bir mağara ağzının içine inşa edilmiş. Bu sıra dışı yapısıyla Guinness Rekorlar Kitabına " Dünyanın En Büyük Mağara Kalesi" olarak girmiş. 800 yıllık bir geçmişe sahip. Kalenin tarihi Solvenya'nın Robin Hood'u olarak adlandırılan 15. yy. da yaşamış  Erazem Lueger adlı asi











bir şövalye ile özdeşleştirilmiş. Kutsal Roma İmparatorluğu ile ters düşünce Avusturya ordusu kaleyi kuşatmış,  etrafını sarıp teslim olmasını beklemişler. Fakat Erazem ve adamları mağara içindeki tünellri kullanarak dışarıdan gıda ve silah takviyesi almışlar. Hatta açlıktan kaleyi teslim etmesini bekleyen Avusturyalılara taze kiraz ve kızarmış et atarak dalga geçmişler. Kalenin yalçın yapısından dolayı bir yıl süren kuşatma başarısız olunca Avusturyalılar rüşvetle Erazem'in hizmetkarını kendi taraflarını çekiyorlar. Erazem'in en zayıf, korunmasız anında hizmetkar mum yakarak işaret veriyor ve topçu atışıyla Erazem'i öldürüyorlar.

Bu benzersiz atmosfer bir çok sanatçıya ilham vermiştir. Game of Thrones kitabının yazarı George R.R.Martin, 2011 yılında kaleyi ziyaret etmiş ve buradaki mimariden etkilenerek Westeros'taki bazı kale tasarımlarında Predjama'dan ilham almıştır.

Dünyaca ünlü oyuncu Jackie Chan'in 1986 yapımı ünlü aksiyon filmi Tanrının Zırhı filminin bir çok sahnesi bu kalede çekilmiştir.

Ve bir gezinin daha sonu. Doğayı, gölleri, mağaraları, tarihi binaları, kaleleri, öyküleri efsaneleri geride bırakarak yoğun hafta sonu trafiği içinde havalanına doğru yorgun ama mutlu ilerliyoruz.

25 - 28 Haziran 2026

Yazı ve Fotoğraflar:

Mehmet Cengiz Tümer