19 Şubat 2018 Pazartesi

MOSTRA'LIK BİR KARNAVAL



MOSTRA’LIK
Thymiana Mostra Karnavalı
Sakız – Chios



17 – 18 Şubat Mostra Karnavalı için Sakız adasındayız. Önce ansiklopedik bilgi
Timiana, Sakız adasının en büyük köylerinden biri. Doğusunda Ege Denizi, Limniona’sın kıyıları ile Karfas ve Agia Ermioni sahilleri bulunur, kuzeyinde ise muhteşem kokulu Kampos ile sınırlanır.
Eskiden köyün namlı taş ustaları ve yöresel taşlar nedeniyle “ Etimiana “ adı ile tanınıyormuş. Timianusiki taşı, psamit cinsinden olup muhteşem renkleri nedeniyle Kampos’un içinde bulunan taş konakların duvarlarını ve başçe duvarlarını süsler.
Bu taşın çıkarılması, kesilmesi, işlenmesi ve duvar olarak örülmesi bu ustaların becerisidir. Bu güzel taşın çıkarılması için her kademede bir kardeşlik esnafı bulunurmuş. İlk başta bu kardeşlik efsaneleri beştaneymiş; bunlar: perokopi, stenakuson, pelekanon htiston, sideradon ve karfopetladon olarak anılırmış.
Peki, Mostra Karnavalı nereden geliyor?
Ortaçağın ortalarına doğru bir Tirini Cuma gecesi… Eski Bizans İmparatorluğu görkemini ve gücünü kaybetmiş. Cenevizliler ve Venedikliler Ege’nin birçok kıyı şehrini ele geçirmiş olsalar da dönemin korsan saldırılarına bir çare bulamamışlar.

40 günlük büyük perhizin başlamasından önceki Cuma günü… Köy halkı eğlenirken Vigla denilen gözcü kulelerinden kötü haber gelir. Bir korsan gemisi Megas Limnionas sahiline demir atmıştır. Köylüler hemen ayaklanır ve silah kuşanırlar. Uzonun da verdiği cesaretle korsanlara Stenakas geçidinde pusu kurarlar, korsanların çoğunu ya öldürür ya da esir alırlar, kurtulan az sayıdaki korsan da denize kaçar. Zafer sarhoşu köylüler ellerinde birer zeytin dalı tutarak “- vre vre mori mori” nidalarıyla köylerine dönerler ve esir aldıkları korsanları köy meydanında asarak ibret olsun diye üç gün süreyle sergilerler. O günden bugüne bu geleneği aralıksız olarak yaşatırlar, geleneğe göre Mostra Trini paraskevi günü “ Anevazun “ yani yükseltilir ve Trini Kiriaki günü ise “ Katevuzun “ yani indirilir. O gün temsili olarak bir savaş dansı payiavli denilen flütler ve tumbi denilen müzik aletleri eşliğinde oynanır. Mostra’nın geleneksel tarafı bu şekilde son bulur.
Günümüzde Mostranın Tirini Paraskevi Günü daha renkli daha canlıdır. “ Kudunati “ yani zilliler denilen kişiler yüzlerini çeşitli maskeler ile kapatırlar ve değişik kıyafetler giyerek ellerinde bastonlarla Talimi savaş dansını yaparlar. Savaş dansından sonra Karnaval geçidi başlar, karnaval geçişinin ardından geleneksel ada panayırı düzenlenir.












               
                                           

İşin tarihi kısmı bu... Ya gerçekler… O işte tam anlamıyla “ Nerede çokluk orada b.kluk “ durumu.
Sakız adasına sefer eyleyen iki ana firma ve üç dört küçük turizm firması istihap haddinin üzerinde satış yapınca ne sezon dışı olan adadaki oteller ne tavernalar ne de transfer için otobüsler yeterli oldu. Cumartesi günü gelen 1500 e yakın Türk’e Pazar günü gelen yaklaşık 1250 kişilik günübirlikçi Türk eklenince Ege denizi ve Sakız adası Türk’ kesti. Tavernalarda aç kaldılar, ufacık köye yaklaşık ikibinbeşyüz- üç bin kişiyi doldurunca karnaval kortejine yürüyecek yer kalmadı. Kalabalıktan doğru dürüst fotoğraf çekemedik. “ Hadi bu kadar yeter artık dönelim “ dediğimizde de transfer otobüslerinin önünde tartışmalar kavgalar… Normalde sabah bir akşam bir sefer yapan feribotlar üç sabah üç akşam seferi yaptılar.
Tabii bu yaşanacakları tahmin ettikleri için turizm acentesinin hiçbir elemanı da ortalıkta görünmüyordu. En azından benim gittiğim Ertürk Turizm için söylüyorum.
Bizim bir saat gecikmeyle gittiğimiz Porto Castellona tavernada kalite ve lezzet yerlerde sürünse de en azından aç kalmadık ama diğer tavernada kilerden öğrendiğimize göre kalitesizliğin yanı sıra aç da kalmışlardı.
Biz olacakları tahmin ettiğimiz için bir buçuk saat öncesinden limanda pasaport sırasına girmiştik. Normal de 18.00 deki hareket saatimiz yoğunluk nedeniyle değiştirildiği 15.45 te yola çıktığımızda ardımızda sırada bekleyen uzun bir yolcu kuyruğu vardı.
Yazımın başında da dediğim gibi, “ Nerde çokluk orda b.kluk”. Bir daha gider miyim? Böyle özel günlerde ve yazın haftasonları asla. Adanın ada olarak yaşanabileceği ve benim huzur bulabileceğim hafta içi Çarşamba – Cumartesi programıyla evet.
Yunan müziği ve eğlencesi için tavernaya gider miyim? Sakız da HAYIR. Samos’ta EVET ( Poyraz Restoranı öneririm.). Sakız da ise Agia Fotia, Komi ve Karfas’ta huzuru ve lezzeti bulduğum restoranlara giderim.
Yani Mostra Karnavalı’nda durum tam MOSTRA’LIK


Mehmet Cengiz TÜMER
19 Şubat 2018


3 Kasım 2017 Cuma

YENİCE ORMANLARI : YEŞİL SIĞINAK

YENİCE ORMANLARI : YEŞİL SIĞINAK
Barındırdığı yaban hayat ve bitki çeşitliliğiyle dikkat çeken, 1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından ‘acil olarak korunması gereken 100 sıcak nokta’dan biri ilan edilen Yenice Ormanları’nı adımlıyoruz.


Gezmek bir sanatsa eğer, yürümek bu eylemin en etkili ve güzel yöntemidir kuşkusuz. 2017nin kış aylarında köy evimizin gürül gürül yanan sobası başında kahvaltı sonrası kahvemizi içerken televizyonda İz TV yi seyrediyorduk. Hava soğuk ve yağmurlu olunca soba başına sığınmıştık. İlk kez orada keşfettim Yenice ormanlarını ve Karabük Yenice Ormanları doğa yürüyüş parkurları da eklendi görülecek yerler listemize.
Türkiye’nin en büyük blok ormanları
Sonbaharın son demlerinde 29 Ekim tatilini de fırsat bilerek yaptık programımızı. 27 Ekim Cuma günü önce İstanbul’a uçtuk. ( Pegasus’un vazgeçilmez klasiği bir saatlik gecikme ile ) Oğlumuz Canburak bizi havaalanından aldı ve 4,5 saatlik bir yolculıukla önce Zonguldak’a ulaştık. TTK nın misafirhanesinde Canburak’ın eşi – ki kendisi Zonguldak Devlet Hastanesinin eczacısı- Dilara ile buluştuk. Bir tadımlık hasret gidermeden sonra sabah 08.30 da yola çıkmak üzere sözleşip odalarımıza istirahate çekildik.
Sabah ilk durağımız Zonguldak’ın hemen çıkışındaki Gökgöl Mağarası oldu.


3350 metrelik uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun 10., Zonguldak’ın en uzun 2. Mağarası. Karbonifer döneme tarihlendirilen mağara yaklaşık 350 milyon yaşında. 875 metrelik yürüyüş yoluna sahip mağaranın içerisinde yağışlı dönemlerde debisi artan bir yeraltı deresi de mevcut. Yeraltı deresi doğal bir sifon ile Erçek deresine dökülüyor. 


Gökgöl Mağarasının içi damlataş birikimi yönünden oldukça zengin. Mağara içinde sarkıt, dikit, sütun, bayrak damlataşı ve makarna sarkıtlar dâhil her tür damlataş oluşumlarını görebilirsiniz. Yürüyüş yolları ve seyir terasları rahat ve güvenli. Mağara içindeki alçak tavanlı kesimler için girişte size barette veriliyor. Ah bir de gece kulübü gibi mavi yeşil kırmızı pembe ışıklandırmalar yerine gün ışığı renginde doğal ışıklandırma yapsalarmış.

       

Mağara sonrası yola devamla  Zonguldak-Yenice arasındaki karayolu, Filyos Çayı ve tren hattının yarenliğinde çok sayıda tüneli aşarak ulaşıyoruz ilçeye. Navigasyonun gösterdiği ana yol yerine Ihlamur Seyir terasından geçen tali yola sapıyoruz. Ihlamur Seyir terasına vardığımızdaTürkiye’nin en büyük blok ormanları, derin bir vadiyi kuşatan yemyeşil yüzüyle karşıladı bizi. 



Sabahları kalın sis perdesini kuşanan ormanlık bölge masalımsı bir havaya büründürüyor yolculuğu. Güneye bakan yamaçları sandal ve çam, kuzey tarafı ise sarı-beyaz ıhlamur ağaçlarıyla sarmalanan bu coğrafya gerçekten çok etkileyici. Orman İşletme Müdürlüğü tarafından kendi içinde on üç bölgeye ayrılan bu bakir alan, geniş orman yollarıyla birbirine bağlanmış durumda. Ihlamur Seyir terasından ayrıldığımızda yol önümüzde çatallaşıyor. Her ikisi de patika ve eşit yapıda. Yön tabelası da olmadığı için  yazı tura atacağımız sırada karşıdaki patikada bir yürüyüş gurubu beliriyor. Onlara soruyoruz. Onlar da bizim konaklayacağımız otelde kalıyorlarmış ve oradan başlamışlar yürüyüşe. Yolu tarif ediyorlar ve telefonlarından görsel olarak da varacağımız hedefin fotoğrafını gösteriyorlar.

Albergo Butik Otel

Ahşap bir köy evinin restorasyonu ve gecekondu tarzında, özensiz yapılmış eklerle genişletilerek butik otele (!) çevrilmiş otelimize yerleşiyoruz. Otelde öğle yemeği için yiyecek hiçbir şey yok. Bize birz aşağıda Kanyon içinden geçen dere kenarına kurulmuş alabalık çiftliğini öneriyorlar. Eşyalarımızı bırakıp fotoğraf makinelerimizi yürüyüş sırt çantalarımız yüklenip alabalık çiftliğine yürüyoruz. Yol boyunca güzelim doğanın içinde bir kanser dokusu gibi duran teneke bira kutuları moralimizi bozuyor.


Dere kenarında, ıhlamur ve kayın ağaçlarının altındaki masamızda kaşarlı mantarlı fırında alabalığımızı getiriyor yaşından büyük gösteren yaşmaklı Anadolu kadını. Ne içersiniz sorusuna ben – bira var mı? diye sorunca yüzündeki o muzip ifadeyi anlatmama imkan yok
.
Yenice Ormanları yürüyüş parkurları, her seviyedeki yürüyüşçüye hitap edebilmek amacıyla üç farklı kategoriden oluşuyor: birkaç saatlik kolay parkurlar (kısa), 4-6 saatlik günübirlik yürüyüşler ve 2-6 günü kapsayan uzun rotalar.
Parkurun en uzun bölümü, Kent Ormanı-Arboretum arasındaki 5 gün süren 77 kilometrelik rota. Söz konusu parkur, Yenice Ormanları’nın göletler, yayla ve anıt ağaçlar, Arboretum gibi farklı bölümlerinden geçerek tüm coğrafya hakkında bilgi ve gözlem yapmanıza olanak tanıyor. Ayrıca Küçük ve Büyük Şeker kanyonu geçişleri ile Kızılkaya-Karakaya arasındaki 63 kilometrelik yürüyüş rotası parkurun en güzel bölümlerini içeriyor. 





Bizim bulunduğumuz nokta İncebacaklar Köyü-Şekermeşe (14 km) yürüyüş parkurunda. Yemekten sonra bu parkura vuruyoruz kendimizi. Sonbaharın tüm renkleri başımızın üzerinde ve ayaklarımızın altında. Büyük bir keyifle yürüyoruz. Bir noktadan sonra “ Emval ve kesim çalışmaları” nedeniyle ormana girilmemesi yolunda bir uyarı görüyoruz. Görevli kimse yok. Devam edelim mi etmeyelim mi diye düşünürken dağ tarafından çalışma sesleri geliyor, dere yataklarından yola yuvarlanmış tomrukları da görünce başlayan yağmuru da bahane edip otelimize dönüyoruz. Kuzineyi yakmışlar, lobi sıcacık, çaylarımızı alıp yağan yağmur altındaki dağları seyrediyoruz.
Akşam mercimek çorbası, saç kavurma, pilav, yoğurt ve kavundan oluşan tabldotumuzu yedikten sonra kuzine başına yerleşiyoruz. Gündüz yol sorduğumuz Endemik Turun yürüyüş gurubuda döndü. Yemekten sonra sazlarını çıkarıp türkülere geçtik.
Otelin işletmecisi Ünal Bey’den bahsetmek istiyorum biraz. 1936 doğumlu 81 yaşında bir ihtiyar delikanlı. Mimar, eski milli bisikletçi ve halen bisiklet federasyonunun doğal delegesi. Yalova’da yaşıyor. 2011 yılında bu bölgedeki dağ bisikleti yarışları sırasında keşfetmiş bölgeyi ve bu evi satın almak istemiş. Sahibi satmayınca kiralamış. Mülk kendisinin olmayınca esaslı bir yatırıma girmemiş yin ede büyük bir para harcayarak derme çatma bir şeyler yapmış. Halen dağ yürüyüşü ve Kanyoning guruplarına rehberlik ediyor.
Ünal Bey’e ertesi günü yapacağımız program için görüş soruyoruz. Amacımızın fotoğraf çekmek olduğunu söylüyoruz. Bize Arboretum’u öneriyor.
Sabah kalktığımızda hafiflese de yağmur devam ediyor. Kahvaltı sonrası bu kez Şeker Kanyonu içinden geçen yoldan iniyoruz.  

 

Şeker Kanyonu

Kanyon Şeker mevkiinden başlayıp 6,5 km içeriye uzanıyor. İki kilometresinden yol geçiyor sonraki 4,5 km lik bölüm kanyoning için uygun. Zamanımızın kısıtlı olması, yağmur ve yükselen su seviyesi nedeniyle biz kanyona giremedik. Kanyoning için Ağustos ayının uygun olduğunu söylüyorlar.  Kanyonda yer yer zorlu geçişler ve daralmalar olup, bazı yerlerde yüzmek zorunlu hale gelmekte. Kanyon yüksekliği 100 metreden başlayıp 250 metreye kadar yükselmekte.
Yenice karayoluna çıktıktan sonra sağa dönüyoruz ve 300 metre sonra gelen köprünün hemen yanından, sağa Kuzluk Köy yoluna sapıyoruz. Kuzluk köyüne kadar asfalt yoldan gittikten sonra köy çıkışıyla birlikte yol stabilizeye dönüyor bir süre sonrada orman yoluna. Yol sonbaharın tüm renklerine bürünmüş yapraklardan oluşmuş bir yorganla kaplı. Rüzgar estikçe ağaçlar rengarenk konfetiler gibi yaprak döküyorlar. Zaman zaman durup kısa fotoğraf molaları veriyoruz. Bir süre sonra yağmur nedeniyle yol zorlaşıyor özellikle keskin virajlarda Dacia Sandero Stepway’imizle resmen off-road yapıyoruz.








Yolun genişlediği ve ikiye ayrıldığı yerde eski orman işletme binasını görüyoruz. Arboretum karşımızda. Kendine has bir mikro klimaya sahip olan Yenice Ormanları’nın en önemli bölümü, kuşkusuz anıt ağaçların bulunduğu Arboretum alanı. Suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğinin ürünü olan anıt ağaçlar, bu doğa harikasının en değerli hazineleri arasında. Türlerinin diğer örneklerine göre olağanüstü çap ve boya ulaşan bu nadir ağaçlar, ‘Tabiat Anıtı’ olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmış. Çevreleri 2 ila 7 metre, boyları ise 18 ila 30 metre arasında değişen Istıranca meşesi, Türk fındığı, porsuk, Kafkas ıhlamuru, dağ karaağacı ve akçaağaçlarıyla Yenice Ormanları, bir açık hava müzesi konumunda.

Anıt Ağaç: Türk Fındığı
Çap: 90 cm, Çevresi: 220 cm Rakım: 1120 m

Aracımız burada bırakıp Subatan yaylasına doğru 2 km kadar yürüyeceğiz. Muhteşem manzaralar ve yağmur eşliğinde anıt fındık ağacına kadar yürüyoruz, yolun sonrası yoğun bir sisle kaplı daha fazla ilerlemeyip telefonun çekmediği bu alanda riske atmak istemiyoruz ve aracımıza dönüyoruz. Tırmandığımız yolu yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara iniyoruz.


29 Ekim 2017
Yazı ve Fotoğraflar: Mehmet Cengiz TÜMER
Kaynakça: www.yenice.gov.tr
Meraklısına Notlar:
Genel Bilgiler
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), 1999 yılında Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik açısından en değerli ve acil olarak korunması gereken 100 orman alanını belirleyerek bunları “Avrupa Ormanları’nın Sıcak Noktaları” olarak tanımladı. Karabük ili sınırlarındaki Yenice Ormanları, Türkiye’de bulunan bu 9 sıcak noktadan birini oluşturuyor. Tropik bölgeler dışında dünyanın ender coğrafyalarında rastlanan el değmemiş anıtsal ağaçları ve özgün ekosistemiyle bu harika doğa alanı, biyolojik çeşitlilik bakımından son derece zengindir.
Kuşkusuz Yenice Ormanları’nın en önemli bölümü, anıt ağaçların bulunduğu ‘Tabiat Koruma Alanları’ ve Arboretum sahasıdır. Bu bakir orman dokusunda çok çeşitli ağaç türlerinin bir arada bulunması, bunların bazılarının dünyada ender görülen çap ve boya ulaşmaları, yaban hayatı çeşitliliği, koruma alanları yaratılmasının başlıca gerekçeleridir. Yemyeşil vadilerin, yalçın zirvelerin, suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğinin yansıması olan anıt ağaçlar, bu doğa harikasının en değerli hazineleri arasında yerini alıyor.
Rota Hakkında
Karabük Valiliği ve Yenice Kaymakamlığı tarafından oluşturulan proje 2009 yılı Ekim ayında uygulamaya geçirildi. 210 kilometre boyunca işaretlenen yol üzerindeki 21 parkur, alternatif güzergahlarla birlikte toplam 396 kilometreye ulaşıyor. Yürüyüş parkurları günübirlik, kısa ve uzun olmak üzere 3 kategoride toplandı. Parkurlar genellikle orman yolu ve patikalardan oluşuyor. Ayrıca 292 kilometrelik dağ bisikleti rotası mevcut.
Patikalarda 50 metre, orman yollarında ise çevreyi kirletmeme adına 400 metre aralıklarla uluslararası platformda ‘grande randonnee’ olarak bilinen sisteme uygun kırmızı-beyaz işaretler konularak yürüyüşçülerin işi kolaylaştırıldı. Rotaların belirginleşmesi için işaretlerin yanı sıra başlangıç ve bitiş noktalarına ve birçok kavşak noktasına tabelalar yerleştirildi. Ayrıca her parkurun tanıtılarak harita ve GPS koordinatlarının verildiği Türkçe ve İngilizce rehber kitapçıklar hazırlandı. Kitabı elektronik ortamda Yenice Kaymakamlığı’nın web sitesinde bulabilirsiniz.
Konaklama
Yenice ilçesindeki oteller, Kent Ormanı’nda pansiyon ve İncebacaklar köyünde aile pansiyonculuğu konaklama olanaklarının başında geliyor. Yenice’ye 40 km. mesafedeki Safranbolu’da zengin konaklama seçenekleri var. Kent Ormanı, Darıyazısı, Şekermeşe, Sorgun Yaylası, Karabük Eğriova Göleti ve Arboretum alanında kamp yapmak mümkün.
Yenice
Safranbolu
En İyi Sezon
En iyi sezon Nisan-Kasım ayları arasındaki dönem.
Ulaşım
Yenice, Karabük’e 32 kilometre mesafede yer alıyor. En yakın havaalanı Zonguldak-Çaycuma. İstanbul ve Ankara’dan Karabük’e otobüsle ulaşabilirsiniz. Karabük-Yenice arası minibüsler işliyor ama nostaljik bir tren yolculuğunu da tercih edebilirsiniz.
İstanbul’dan Yenice’ye gelmek için İstanbul-Bolu-Gerede-Eskipazar-Karabük veya Bolu-Yeniçağ-Mengen-Gökçebey güzergahlarını kullanabilirsiniz. Ankara’dan ulaşım ise Gerede-Eskipazar-Karabük üzerinden sağlanıyor.
  • Avrupa Turizm Yenice : (0370) 7661598
  • Safran Turizm Yenice : (0370) 7663588 (www.safranturizm.com)
  • Karabük Tren Garı : (0370) 4241549
  • Yenice Tren Garı : (0370) 7661092
En İyi Parkurlar
Yenice’ye konuk olanlar, yaşlı ve sert ağaç malzemeden yapılan baston ve tahta kaşık gibi hediyelik eşyaları satın alabilirler. Tarih meraklıları ayrıca 40 km. uzaklıktaki eski konaklarıyla ünlü Unesco Dünya Mirası Safranbolu’yu ve 68 km. mesafedeki Eskipazar ilçesinde Paphlagonia’lılardan kalma Hadrianoupolis antik kentini gezebilirler.
7 Günlük Yürüyüş Önerisi
  1. Gün :İncebacaklar Köyü-Şekermeşe (14 km)
Şekermeşe eski orman tesisinde kamp
2.            Gün : Şekermeşe-Meyri-Eğriova Eskipazar (Yalakkuz) Göleti (15 km)
Gölet kenarında kamp
3.            Gün :Eğriova Eskipazar Göleti-Sorgun Yaylası (17 km)
Yaylada kamp
4.            Gün : Sorgun Yaylası-Keltepe zirve-Eğriova Karabük Göleti (12 km)
Gölet kenarında kamp
5.            Gün : Eğriova Göleti Karabük-Subatan Yaylası (12 km)
Yaylada kamp
6.            Gün : Subatan Yaylası-Arboretum (7 km)
Anıt ağaç gezisi ve eski orman işletme tesisinde kamp
7.            Gün :Arboretum-Kuzluk Köyü (7 km)
Anıt ağaç gezisi ve Yenice-Karabük anayolundan dönüş
İletişim
Karabük-Yenice Kaymakamlığı
Tel : 0370 766 11 00
Fax: 0370 766 11 93
Rehber kitabı edinmek ve her türlü sorunuz için yenice@yenice.gov.tr adresine e-posta gönderebilirsiniz.
Harita
Haritanın üzerine tıklayarak biraz daha büyütebilirsiniz.







































25 Eylül 2017 Pazartesi

ALSACE ŞARAP ROTASI - BÖLÜM 2

4.GÜN
SELESTAT, RIBEAUVILLE, RIQUEWIHR, KAYSERBERG


BİR AYI PENÇESİNİN İZİNDE SELESTAT
Dün akşam otele yerleşip Özgürlük Anıtı’nın mimarı Frederic Auguste Bartholdi nin doğduğu Colmar’ı kısaca keşfedip – akşam yemeği için mekan ve su vb gereksinimler için süpermarket bulma amaçlı – günün yorgunluğu ile otelimize  dönmüştük.
Sabah yağmurlu bir Colmar sabahına uyandık. Kahvaltı sonrası aracımızı alıp navigasyona Selestat yazıp yola düştük. Tüm yol boyunca şiddetli bir yağmur yağdı. Selestat’a varıp otoparka girdikten sonra önce yağmurun şiddeti azaldı ardından güneş açtı.


Şehrin - burası köyden biraz büyükçe – kemerli kapısından modern şehirden tarihi merkeze girdik. Katedral meydanındaki parkta turizm ofisini sorduğumuz genç kadın İngilizce olarak tarif etti. Turizm ofisinden şehrin haritasını içeren kitapçığı aldı. Görevlinin bize verdiği bilgi şimdiye kadar ilk kez bu kadar düzenli bir çalışmaya şahit olacağımız gösteriyordu. 


Kitapçığın ortasındaki krokide tarihi kent merkezi üzerine işaretlenmiş yürüyüş rotası var. Bu rota üzerinde belli aralıklarla üçgen pirinç levha üzerinde ayı pençesi izi var. 1 numaradan  - ki burası turizm ofisinin bulunduğu bina- görülmesi gereken yöne götürüyor. Hedefe vardığınızda üçgen büyük bir dikdörtgen pirinç levhaya dönüşüyor ve üzerinde durmanızı isteyen ayak izi ile numara görüyorsunuz. Kitapçıkta bu numarayı bulduğunuzda hedefin fotoğrafı, ismi ve hakkında kısa bilgiyi okuyabiliyorsunuz. Bu şekilde rotayı kimsenin yardımı olmadan iki saatte tamamlamanız mümkün. Biz de böyle ayı pençesinin izinde Selestatı geziyoruz.
1.    Commanderie Saint – Jean > Savaşa gitmeden önce Kudüs St. John şövalyelerinin toplşandığı en büyük kompleks
2.    Tribunal et chateau d’eau > Mahkeme binası ve su kulesi
3.    Bains Municipaux > Şehir hamamları
4.    Eglise Protestante > Protestan kilisesi
5.    Ecole du Centre > Merkezi şehir okulu, bina zaman zaman hapishane, kışla ve barut imalathanesi olarak da kullanılmış.
6.    Hotel de Ville
7.    Arsenal Sainte – Barbe > Cephanelik
8.    Synagogue > Sinagog
9.    Tour Neuve > Yeni kule
.  Remparts Vauban > Surlar


11.  Mediatheque- Agence culturelle d’Alsace > Alsaca Kültür Ajansı
12.  Ladhof > Ortaçağda Ren nehri aracılığı ile sebze meyve ticareti yapıldığı yıllarda liman binası olarak kullanılmış. 14. Yy da işlevini yitirmiş.
13.  Tanner’s District

14.  Rue des Oies > Adını halen görebileceğiniz ve zamanında 1911 yılına kadar halka tatlı su sağlayan pompadan alır.


15.  Jardin du Dahlia > İsveçli botanikçi Andreas Dahl’in 16. Yy da İspanya’dan getirdiği tohumlarla oluşturduğu bahçe
16.  Tour des Sorcieres > orijinal adı “ Niedertor” olan yapı 13 th yy da şehir surlarının parçası olarak yapılmış.
17.  Porte de Strasbourg > Strasbourg kapısı
18.  Eglise Saint-Georges > Saint-George Kilisesi
19.  Hotel d’Ebersmunster
20.   Corporation des bouchers > Kasaplar loncası
21.  Eglise Sainte-Foy
22.  Maison Goll > Goll


23.  Bibliotheque Humaniste > El yazması kitaplarında bulunduğu İnsanlık KütüphanesiEvi
24.  Cour des Prelats
Turumuzu tamamlıyoruz ve Ribeauville’ye doğru yola çıkıyoruz.


Ribeauville’ye girerken yağmur yeniden başlıyor. Hafta sonu olması nedeniyle kalabalık bir ziyaretçi var. Aracımızı tarihi merkezin dışındaki ücretsiz genel otoparka koyuyoruz ve yağmur altında yürüyerek köye giriyoruz.


Ribeauville aşağıdan yukarı doğru uzanan uzunca bir yol. Sokağın her iki yanında rengârenk orta Avrupa mimarisi binalar sıralanıyor. Ara ara küçük meydanlarla yol genişliyor. 



  

Bu meydanlardan birinde genişçe avluya açılan han kapısının üzerinde Mediaeval Market. Ortaçağ Pazarı.
İçeride Ortaçağ kıyafetine bürünmüş, satıcılar, sokak çalgıcıları, şarap, likör tadımı yaptıranlar, patates, peynir, süt ve kremadan bizim Muhlama’ya benzer yiyecek yapanlar, sepet örenler… İçerisi rengarenk, capcanlı… Restoranlar, kafeler dolu. Bugün üç gündür görmediğimiz kalabalığa şahit oluyoruz. Kafenin birinde 20 – 25 kişilik bir Neo-Nazi Alman gurubu ellerinde megafon,  önlerinde biralar ve sosis- patatesler marşlar söylüyorlar, sloganlar atıyorlar.



Yolun sonunda Cumhuriyet Meydanı. Yağmur olmasa burası güzel fotoğraf verecek ama yağmur bırakmıyor. Bir restorana sığınıyoruz. Hem yağmur geçsin hem de karnımızı doyuralım.


Yemek sonrası hızını azaltan yağmurla birlikte Riquewihr’e doğru yola çıkıyoruz.Turizm ofisinden aldığımız broşürün başlığında şöyle yazıyor; “ Gem of the wineyard”. Yani bağ yolunun mücevheri. Riquewihr gerçekten de bu rotanın en küçük ama en çekici köylerinden biri. Aracımızı köyün dışındaki ücretli otoparka bırakıp 100 metre yukarıdaki, havuzlar ve çiçeklerle süslenmiş küçük bir meydanda yer alan belediye binasının altındaki kemerli ve oymalı kapıdan köye giriyoruz. 

           

Sağlı solu rengârenk çiçeklerle bezenmiş evlerin, Protestan ve Katolik kiliselerinin yer aldığı caddede üst kapı Porte Haute’ye doğru yürüyoruz. Çiseleyen yağmurla girdiğimiz köyde üst kapıya vardığımızda hava açıyor, mavi bir gökyüzünde güneş parlıyor.







Riquewihr’den bugünkü son köyümüz olan Kaysersberge doğru yola çıkıyoruz. Kaysersberb bu yıl “ Le vıllage prefere des Francaıs 2017 “ seçilmiş. Nobel Barış Ödülü sahibi Dr. Albert Schweitzer’in doğduğu köy. Doğduğu ev bugün müze haline getirilmiş ve evin yanındaki küçük parkta büstü bulunuyor.


Kaysersberg ziyaretimiz şarap tadımı ile başlıyor. Köyün hemen girişindeki şarap tadım merkezinde genç bir kız bizi karşılıyor ve şaraplarından tadıyoruz. Biz şarap tadımı yaparken korna sesleri ile klasik bir arabada gelin konvoyu geçiyor. Kaysersberg dağların arasındaki düzlüğe kurulmuş içinden küçük bir ırmak geçen huzur dolu sakin bir köy. Biraz önce nikah törenine şahit olan ve halen iyi giyimli konukların bulunduğu kilise meydanında soluklanıyoruz. 

     

Daha sonra yapım tarihleri 1450 ile 1600 lü yıllara dayanan evlerin arasından köyün sonundaki Dr. Schweitzer’in evine doğru yürüyoruz. 


Evin yanındaki parkta Schweitzer’in büstünü selamlayıp arkasındaki meydanlığa kurulmuş seramik pazarı/ fuarını geziyoruz.
Akarsuyun kenarındaki yürüyüş yolunda sonbahar yaprakları arasında aracımızı park ettiğimiz otoparka doğru yürüyoruz.

5. GÜN ( 03 Eylül 2017 )


EGUISHEIM VE COLMAR
Colmar’ı  sona bırakarak Alsace’nın sırları içindeki son hazineyi  Egıisheim’i keşfedelim. Puslu bir eylül günü  Colmar’dan ayrılıp 30 km uzaklıktaki son durağımıza hareket ediyoruz. Günlerden Pazar ve saat sabahın henüz 10.00 u olduğu için sokaklar tenha ve yeni yeni açan hediyelik eşya dükkanlarının uykulu telaşı içinde kuzey kapısından kente giriyoruz. Aslında kent yerine köy dememiz daha uygun. Ortasından boydan boya geçen Granmd Rue ve tam köyün merkezinde Place du Chateau ve köyü bir çember gibi saran Rue du Rempart Sud ve Rue du Rempart Nord’ dan oluşuyor. Köy meydanında dokuz çeşmeli bir havuz ve havuzun ortasında bu köy için – bu köyde doğmasından dolayı - önemli bir şahsiyet Pope Leon IX un heykeli var.

    

Grand Rue boyunca yürüyerek diğer şehir kapısından Rue du Remport Sud’a  giriyoruz. Dar taş döşeli sokağın iki tarafında ortaçağdan kalma yarı ahşap kimisi virane kimisi bakımlı, rengârenk ve çiçeklerle bezenmiş evler sıralanmış. Bu turun bitiminde kiliseye uğruyoruz. Gerçekten kiliseden çok katedral yapısında çok görkemli bir kilise.




          

Kahve molasını Colmar’a saklayıp, dün akşam kaldığımız yerden keşfetmeye devam etmek için Colmar’a dönüyoruz.


Colmar’ın girişinde sizi Özgürlük Heykeli’nin küçük bir kopyası karşılıyor. Daha sonra da Tarihi Merkez ve Petite Venice’in yollarında Selestat’taki gibi pirinç üçgen levhalar üzerindeki Özgürlük Heykeli motifleri bizlere rehberlik ediyor. İlk iki akşamımızda otelimize yakın yerleri keşfedip küçük sevimli meydanlardaki restoranlarda akşam yemeklerimizi yemiştik. Hatta birinde buraya gelmeden tatmamak olmaz diyerek Salyangoz bile yemiştik. Altı gözlü resim paleti gibi bir tabakta her gözünde pesto soslu bir salyangoz şeklinde servis yaptılar. Açıkçası pesto sos ve hafif yanık tadı dışında çok özel bir tat almadım.


         

Geçen iki gün içinde dolaştığımız sokaklardan farklı olarak bir parkın çevrelediği geniş bir meydandan geçiyoruz. Parkın içinde klasik arabalar sergisi var. Arabalar pırıl pırıl, sahipleri başında gururla bilgi veriyor. Bir süre sonra sanırım dağılma saatleri geldi, hepsi birer birer motor çalıştırıp ayrıldılar.



Biz de parktan ayrılıp önce Kapalı Çarşısı’na Marche Couvert’e geliyoruz. Bizim orada olduğumuz tarihlerde Kapalı Çarşının bilmem kaçıncı kuruluş yılı olduğu için özel aktiviteler ver sergiler vardı. İçeride manavlar, şarküteri stantları, yöresel yemek yapan stantların bulunduğu renkli bir çarşı. Kanal turu için rezervasyonumuzu yaptırıp öğle yemeğini için tekrar çarşıya dönüm aperatif bir şeyler atıştırıyoruz. 


Yemek sonrası Kanal turumuz var. 12 kişi alan tahta ilkel ve elektrik motorlu sandallarda yapılıyor ve yaklaşık yarım saat sürüyor. Sandalı kullanan aynı zamanda rehberlik yapıyor, Almanca, İngilizce ve Fransızca bilgi veriyor. Bizim sandalın yarısı bizim takım yarısı da Alman turist gurubu olduğu için rehber hem Almanca hem de İngilizce sunum yaptı.( 6 €/ kişi)

        




        


Renkli ve Pazar olmasından dolayı kalabalık Colmar sokaklarında dolaşıyoruz, fotoğraflar çekiyoruz. Yorulunca akşam yemeği için güzel bir restorana rezervasyon yaptırıp dinlenmek ve akşam yemeği için üzerimizi değiştirmek için otelimize dönüyoruz. Bu akşam Dilara ve Canburak’ın birinci evlilik yıldönümü; güzel bir akşam yemeği ile bu günü kutlayacağız.
6. GÜN ( 4 Eylül 2017 )
MULHOUSE > İSTANBUL > İZMİR
Sabah kahvaltı sonrası eşyalarımızı aracımıza yükleyip otelimizden ve Colmar’dan ayrılıyoruz. Havaalanına geçmeden önce Mulhouse’a girip “ Panoramik bir şehir “ turu atıyoruz, akaryakıt istasyonundan depomuzu dolduruyoruz. ( Yaklaşık 470 km yaptık ve toplam 31 € luk yakıt kullandık.)
Masal gibi köyler arasında, bağlar arasında huzurlu bir tatili daha bitirip kaynayan kazan ülkemize dönüyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar:
Mehmet Cengiz TÜMER
Eylül 2017