12 Mart 2017 Pazar

CINQUE TERRE - BEŞ KÖYLER İTALYA






CINQUE TERRE / BEŞ KÖYLER
İTALYA


Dokuz günlük uzun Kurban Bayramı tatilini değerlendirmek için bir yıl önceden yapmıştık planımızı. Uzun süredir görmek istediğim Cinqueterre ve Toscana vadisi. Program özetle şöyleydi; Milano’ya uçuş, bir gece Milano’da konaklama, kiralayıp havaalanından teslim aldığımız araçla ertesi gün Portofino ve Cinqueterre için istasyon olarak kullanacağımız Levanto. Üçüncü gün Cinqueterre/Beşköyleri gezip yine Levanto’da konaklama, dördüncü gün sabahı San Gimigniano köyü ile Toscana Vadisine giriş yapmak, Sieana’yı merkez tutup çevre köyleri gezmek. Toscana Vadisini tamamladıktan sonra Umbria bölgesine geçmek burada eski dost Peruggia’da konaklayıp çevreyi gezmek ve son gün sabah Roma’ya hareketle aracı teslim edip İzmir’e dönmek.

3 Eylül de evlenen Canburak ve Dilara balayı için Roma’ya uçacaklar dört gün sonra trenle Milano’ya geçip bize katılacaklar. Bu minval üzere programımızı yaptık, uçak biletlerimizi aldık, booking.com’dan otel rezervasyonumuzu yaptık, Budget’ten aracımızı kiraladık. Gün gün detaylı gezi planımızı çıkardık. Her şey hazırdı. Ta ki 15 Temmuza kadar.
15 Temmuz sonrası bizim için zor günler başladı. Devlet hastanesinde eczacı olan Dilara ile İYTE de akademisyen olan Şengül’ün yurt dışına çıkışları yasaklandı. Seyahat günü yaklaştıkça sıkıntımız artıyordu. Yasakların bir süre sonra kalkacağını bekliyorduk ama ne zaman? Vize almaya zaman kalacak mıydı yoksa bizim gezi tarihinden sonramı kalkacaktı? Belirsizlikle geçen sıkıntılı bir süreçten sonra yasaklar kalktı. Bu kez de boz bulanık ortamda rektör ve başhekim vize için istenen evrakları vermekte zorluk çıkarıyorlardı. Güç bela evrakları tamamladılar ve kıl payı vize başvurusunu yaptılar. Kısa sürede vizeler çıktı ve düğün sonrası Canburak ve Dilara sorunsuz bir şekilde Roma’ya uçtular. Dört gün sonra biz de pasaporttaki uzun kuyruklarda bekleyişten sonra Milano uçağımıza adım atınca rahat bir nefes aldık.

10 Eylül 2016 saat 14.45 te Milano Bergamo havaalanına iniyoruz. Pasaport işlemlerinden sonra Bugdet’ten kiraladığımız aracı uzun bir bürokratik işlemden sonra teslim alıyoruz. Hani aracı satın alsaydık daha kısa sürede gerçekleşebilirdi. Navigasyonumuzu ayarlayıp Milano merkezdeki İbis otele doğru yola çıkıyoruz. 45 dakikalık bir yolculuk sonrası otele vardığımızda resepsiyon önünde büyük bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Bizden önce büyük bir gurup gelmiş. Şehir otellerinin de bu kötü tarafı var. Nispeten daha küçük otellerde ve hostellerde bu tablo ile karşılaşmıyorsunuz. Resepsiyon daha sakin ve samimi oluyor. Dört dili ana dili gibi konuşan resepsiyonistimiz hem yan bankoda check in yapan arkadaşlarına İtalyanca yardımcı oluyor, bize İngilizce cevap veriyor, ani bir geçişle aradan soru soran Alman çifte Almanca cevap veriyor. Hızla işlemlerimizi tamamlayıp oda anahtarlarımızı veriyor. Bu arada biz işlemleri yaparken gurubun kalan kısmı lobiye inen Canburak ve Dilara ile hasret gidermekte. Otuz dakika ihtiyaç ve dinlenme molasında anlaşıp lobide buluşmak üzere odalarımıza çıkıyoruz.

                             Duomo

Otelimizin konumu çok merkezi. Milan Centrale merkez istasyon iki blok ötede yürüyüş mesafesinde. Mussolinin inşa ettirdiği bu görkemli istasyonu bir kez daha görmek için yürüyoruz. Her büyük şehrin istasyonunda olduğu gibi burası da tehlikeli bir bölge. Yankesiciler, siyahi gömenler, alkolikler, uyuşturucu kullananlar, dilenciler dolu. Birbirimizden ayrılmadan ve her birimiz diğerini kollayarak bu görkemli istasyonu geziyoruz.
Bir sonraki rotamızda Duomo, Galleria ve daha önemlisi Luini amca var. Metro ile Duomo meydanına geldiğimizde saat 18.00 olmuştu. Hemen Duomo’ yu ziyaret etmek için gişeye yöneliyoruz ama maalesef ziyarete kapanmış. Dışarıdan görüp fotoğraflayarak Galleria’ya giriyoruz. Yumuşak akşam güneşinin aydınlattığı Galleria her zaman ki gibi yine çok kalabalık. Her türden insan var. Zencisi, beyazı, çekik gözlüsü, rahibesi. Lüks mağazaların vitrinleri ışıl ışıl.

                             Gallleria

Panzerotti

Buraya geliş amacımızı gerçekleştirmek için Galleria’nın yan sokağına geçiyoruz. Bu sefer amacımız Luini amcayı bulup Panzerottisini yemek. Benim beklediğimden daha gösterişli bir dükkân. Kapıda siyah takım elbise içinde, kulağında kulaklığı ile papyonlu siyahi koruma karşılıyor sizi ve tezgâha yönlendiriyor. Panzerotti, içerisine değişik materyaller konmuş bizim geleneksel “ pişi” miz. Ispanaklı peynirli, domatesli, kıymalı vs. çeşitleri var. Biz ıspanaklı peynirliden alıp diğer insanlar gibi kapının önünde, ayakta yiyoruz panzerottimizi.
Panzerotti sonrası Castello’ya çeviriyoruz rotamızı. Alacakaranlık çökmek üzere. Castello’da kapalı. Bu yüzden içeriyi, bahçeleri ve diğer yapıları gezemiyoruz. Daha önce gezme şansı bulduğumuz için çok da üzülmüyoruz. Yürüyerek tekrar Duomo meydanındayız. Bizi Luna Rosso ya akşam yemeğine götürecek 3 nolu tramvayımızı beklemekteyiz. Meydan halen kalabalık ve canlı.


Kanal boyundaki kafeler ve restoranlar hınca hınç dolu. Luna Rossa’nın iç salonunda anca yer bulabiliyoruz. Milano’nun bütün gençleri sanki burada toplanmış. Bizim deyimimizle piyasa yapıyorlar. Oysa üç dört yıl önce Şubat ayında geldiğimizde burası terkedilmiş yazlıklar gibiydi.

PORTOFİNO

Sabah otelden ayrılıp on gün boyunca bizimle olacak Fiat Scudo’muza yerleşiyoruz. Bu kez Koray Pilot, Canburak Co-pilot. Navigasyonu açıp uzunca bir Milan şehir turundan sonra Portofino’ya daha doğrusu Santa Margerita’ya doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra Santa Margerita’dayız. Kapalı/ücretli otoparklardan birine aracımızı bırakıp sırt çantalarımızı yüklenip şehrin sokaklarına iniyoruz.
Sahil şeridinde kısa bir yürüyüşten sonra bizi Porto Fino’ya götürecek vapur iskelesinde biletimizi alıp sıraya giriyoruz. Vapur ya da vaperotto ya da motor zamanında geliyor. Ring yaptığı için bu iskelede inecek yolcular iniyor sonra da biz binip güvertedeki koltuklara yerleşiyoruz. Çok güçlü iki motorun köpürttüğü sularda Portofino kıyılarının yeşilliğini ve bu yeşillikler içine serpiştirilmiş malikâneleri seyrederek kısa bir yolculuk sonrası Portofino’dayız.








Hava kapalı yağmur ha yağdı yağacak. Öncelikle tepedeki kiliseye çıkıyoruz. Bu tepeden hem Portofino’yu kuş bakışı görmeniz mümkün hem de Fransız Riviera’sının başladığı sahilleri. Kiliseyi ve hemen arkasındaki mezarlığı dolaşıp, Portofino’yu arkamıza alarak fotoğraf çektiriyoruz. İnişte yol kenarındaki hediyelik eşya satan dükkân sahiplerinin telaşla sergilerini topladıklarını görünce yağmurun bastırmasının an meselesi olduğuna karar veriyoruz ve meydanı geçip bir restorana kendimizi atıyoruz. Biz daha siparişlerimizi vermeden yağmur olanca şiddetiyle bastırıyor. Yemeğimizi bitirinceye kadar sağanak yağmur da geçiyor, bulutlar Levanto’ya doğru uzaklaşıyor. Portofino’nun meydanında, limanında dolaşıp bir sonraki vapur için sıraya giriyoruz. Pizza ve şarabın midemizi şenlendirmesinin ardından yağmur sonrası temiz hava bizi kendimize getiriyor. Bir sonraki ve bu gece konaklayacağımız durağımız. Levanto.

Akşam saatlerine yakın Levanto’dayız. Beş odalı hostelimizin dört odasını biz kapatmış durumdayız. Karadenizi andıran yoğun ağaç ve yeşillikler içindeki vadide yer alan bahçesinde elma ağaçlarının olduğu küçük bir hostel. Yeşillikler içinde akan derenin şırıltısını duyuyor ve yoğun nem kokusunu hissedebiliyorsunuz. Hostelimizin sahibi ve tek personeli Giancarlo tipik bir İtalyan. Kıvır kıvır saçları, hep gülümseyen yüzü ve konuşkanlığı ile bizi odalarımıza yerleştiriyor, dış kapının anahtarını veriyor, akşam yemeği için restoran öneriyor, birazdan gideceğini ve sabah kahvaltıyı hazırlamak için geleceğini söylüyor.  Levanto içinde aracımızı ücretsiz park etmemiz için burada yaşayanların kullandığı mavi bir kart veriyor, bunu aracımızın ön camına koymamızı ve mavi ile işaretlenmiş park yerlerine serbestçe park edebileceğimizi söylüyor.

Levanto

                     


Levanto'da gün batımı

Odalarımıza yerleşip, elimizi yüzümüzü yıkayıp, üzerimizi değiştikten sonra hemen Levanto’yu keşfe çıkıyoruz. Aracımızı İstasyon önündeki mavi işaretli otoparka park ettikten sonra iki tarafı ağaçlık güzel bir yoldan sahile yürüyoruz. Sahil geniş bir kumsala sahip. Ücretli ve ücretsiz plaj kısmı var. Plaj bulunduğumuz noktadan sekiz on metre aşağıda kalıyor. Muhteşem gün batımını izleyip GianCarlo’nun önerdiği restorana gidiyoruz. Restoranlar saat 19.00 da açılıyor ve genellikle rezervasyonla çalışıyor. Bizim rezervasyonumuz olmadığı için bize dolaşıp yarım saat sonra gelmemizi önerdiler, yarım saat sonra gittiğimizde masamız hazırdı. Yemekler güzel fakat servis yavaş ve iyi değildi. Yemek sonrası marketten aldığımız buraya özgü sert ve aromalı peynir ve şarabımızla hostelin bahçesinde gecenin nemi ve derenin şırıltısında yorgunluk atıyoruz.

CINQUE TERRE – BEŞKÖYLER




Sabah dinç bir şekilde uyanıp Giancarlo’nun hazırladığı kahvaltımızı yapıyoruz. Bugünün programında beş köyler var.
İtalyan Rivierası olarak geçen bölgenin fazlaca turistik olan, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan köyleri. Cinque Terre İtalyanca 5 Köy demek. Bölgede Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza, Monterosso al Mare olmak üzere 5 adet sahil köyü bulunuyor. Köylerin arasında ulaşım trenlerle ve sahilden botlarla sağlanıyor. Köylerin doğal kalması için arada araba yolları yapılmamış, köylerin çok uzağından yol geçiyor. Bu nedenle turistlerin neredeyse hepsi trenlerle köyler arasında ulaşım sağlıyor.
Cinque Terre’ye en kolay ulaşım trenlerle sağlanıyor. La Spezia ve Levanto şehirleri arasında çalışan tren Cinque Terre’nin köylerinde duruyor. La Spezia’dan kalkan trenler sırasıyla Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza, Monterosso al Mare köylerinde duruyor.
Tren istasyonunda bulunan Cinque Terre Ofisi’nde 2 tip bilet satılıyor.
İlk biletin adı Cinque Terre Card. Köyler arasında yürümeniz için satılıyor, çünkü burada yaya bile yürüyebilmek için ücret ödenmesi gerekiyor. İkinci bilet ise trene günlük olarak sınırsız sayıda trene binebileceğiniz ayrıca açık olan köy yollarında da yürüyebileceğiniz Cinque Terre Card Train(Treno) bileti. ( 16 € ) Bileti aldıktan sonra makinelere okutmanız gerekiyor aksi takdirde herhangi bir kontrolde hiç acımadan 50 € ceza kesiyorlar. İstasyondakli haritalardan güzergâhı kontrol ederken heyelan nedeniyle RioMaggiore – Manarola arasındaki Via Del Amore yürüyüş yolunun kapalı olduğunu gördük.
RİOMAGGİORE
Biz Levanto’dan trene bindik ve yirmi dakikalık bir yolculukla son köy Riomaggiore’de bir kayanın yamacındaki düzlüğe inşa edilmiş istasyonda indik. Trenden iner inmez sizi kayaya yapılmış devasa bir resim karşılıyor. Adeta 1 Mayıs afişi gibi İtalya’nın emekçi, proleter halkının tasvir edildiği bir resim. Sola giderseniz Via Del’Amore’un başlangıç noktası var. Sağa dönüp uzunca bir tünelde yürüyerek köyün merkezine ulaşıyorsunuz. Burada da iki seçeneğiniz var ya tünelden sağa devam edip merdivenlerle sahile inebilirsiniz ya da sola dönüp tünelden çıkarak köyün yokuşlarına kendinizi vurabilirsiniz.










Biz sabahın erkencinde yeni yeni dükkânlarını açan esnafın ve sarı, turuncu badanalı kırmızı kiremitli evlerin arasından yokuşu tırmanarak önce küçük bir meydana oradan da begonviller arasında yürüyerek tepedeki kiliseye ulaşıyoruz. Buradan kuş bakışı baktığınızda köyün nasıl bir yamaca, uçuruma kurulduğunu görebiliyorsunuz. Kiliseden sonra yol uçurumun kenarında Via Del’Amore olarak devam ediyor. Bir süre bu yolda yürüyerek manzarayı seyrediyoruz. Ve uzaktan yolun heyelanla kapanmış noktasını görebiliyoruz. Geri dönüp merdivenlerden sahile iniyoruz. Kayalıklar arasında küçük bir koy ve balıkçı koruganı mevcut. İsterseniz kayık kiralayıp denize açılarak köyü denizden de fotoğraflayabiliyorsunuz. Çok kalabalık olduğu için biz buna yeltenmeyip geldiğimiz yoldan istasyona dönerek bir sonraki köy Manarola’ya yola çıkıyoruz.

MANAROLA







Beş köyün en küçük fakat en güzel olanı. İstasyonda indikten sonra merdivenlerden inerek kıyıya ulaşıyorsunuz. Kayalık ve keskin bir V şeklinde küçük bir koy. Tam ortasında kayıklara denize indirmeye yarayan beton bir rıhtım var. Balıkçı köyü olduğu için bu rıhtım ve koy rengârenk kayıklarla dolu. Islak ve yosun kaplı kayalıklarda kalabalık içinde gidebildiğim kadar gidip köyün deniz tarafından bir fotoğrafını çekiyorum. Bu koydan yukarı çıkıp sola devam ettiğinizde küçük bir meydan ve Via Del Amore’un devamı olan yolu görebilirsiniz. Biz bu küçük ve sevimli köyü aşırı kalabalık turist gurubuyla baş başa bırakıp üçüncü köy Cornıglia’ya doğru yola çıkıyoruz.
CORNIGLIA






Corniglia deniz kenarında olmayan tek köy. Bu nedenle tekneyle gezmeyi tercih ettiyseniz, köyün limanı olmadığından bu köyü gezemiyorsunuz. Köy deniz seviyesinden 100 metre yüksekte kurulmuş.
Tren istasyonunda indikten sonra köyün dağın tepesinde olduğunu göreceksiniz. Köye ulaşmak için 2 yolunuz var. Birincisi 382 adet basamaktan oluşan merdivenleri çıkmak, ikincisi ise tren istasyonunun arkasından hareket eden otobüse binmek. Çıkarken otobüsü tercih etmenizi tavsiye ederim. Biz köye merdivenleri kullanarak çıktık. Manzara çok güzel gerçekten ama çok yorucu oldu.
Bu köy diğer 4 köye nazaran çok sakindi. Fazla sayıda merdiven, sahil şeridinin olmaması ve restoran-otel sayısının azlığından dolayı turistler tarafından fazla tercih edilmemiş.
Öğle yemeği saatini geçirmiş olmamız ve merdivenleri tırmanmanın verdiği yorgunlukla köyü gezmeyi sonraya bırakıp bir kafeye oturuyoruz. Biz pizzalarımızı yerken havadaki nem yağmura dönüşüyor ve güneş altında bir sağanak yağmur geçiyor. Yemek sonrası Corniglia’nın denize bakan taş evleri arasındaki dar sokaklarda dolaşıyoruz. Önümüz pırıl pırıl güneş altındaki Akdeniz arkamız bağlarla teraslanmış yemyeşil dağlar.
Otobüsü kaçırınca bize yine merdivenler gözüktü. Bu kez tesellimiz aşağı inecek olmamızdı. Manzarayı seyrede seyrede istasyona indik.
VERNEZZA








Dördüncü köyümüz Vernezza.  Trenden indikten sonra hafif eğimli, her iki tarafında dükkânların olduğu ve çok kalabalık bir turist gurubunun doldurduğu yolda sahile iniyorsunuz. Kıyıya varmadan önce devasa bir kayaya denizin ve rüzgârların açtığı gedikten başka bir sahile çıkıyorsunuz. Bu kaya taş düşmelerine karşı çelik filelerle kaplanmış ama açıkçası çok güvenli olduğunu söyleyemeyeceğim. Ayrıca kıyı ve denizde taşlık.
Kalabalıktan bunalıp Monterosso da denize girmeyi de planladığımızda kalabalığı yarayara istasyona çıkıyoruz. Bir sonraki durağımız, beş köylerin sonuncusu Monterosso
MONTEROSSO





Bu köy diğer 5 köye kıyasla en uzun sahil şeridine sahip ve kumsalı olan tek köy. Bu nedenle en kalabalık köy burası.
Trenden inip, istasyondan sahile çıktığınızda sağa dönünce plajlar, sola döndüğünüzde ise köy merkezine ve restoranlara ulaşıyorsunuz.
Biz denize girmeyi planladığımız için öncelikle köyü gezmeyi tercih ettik. Sahil şeridini ve plajları takiben sahilin bir kaya ile kesildiği noktadan kayanın içine açılan tünelden köyün merkezine girdik. Diğer köylere göre daha geniş bir meydan karşıladı bizi. Meydan yine eski, sarı ve turuncu badanalı evlerle çevrilmişti. Bir turlayıp denize girip günün yoğunluğunu atmak için plajlara yöneldik. Ücretsiz olan kısmın denizi bizi cezbetmedi. Ücretli kısım ise çok kalabalık ve pahalıydı. Biz öğleden sonra gittiğimiz için indirimli olduğunu söylediler. Fiyatı iki kişi için 20 Euro civarındaydı. Levanto’ya dönmenin daha uygun olacağını düşünüp istasyona yöneldik.

Levanto’da trenden hostele geçerek fazla eşyalarımızı bırakıp mayolarımızı giydik, havlu ve diğer plaj malzemelerimizi alarak aracımızla dün akşam gün batımını seyrettiğimiz plaja gittik. Plaj Monterosso’nun aksine tenhaydı. Gün batımına kadar denize girip gün boyu nemli sıcağın, merdivenlerin ve dahi yokuşların yorgunluğunu attık.
Akşam giyinip süslenip bu kez başka bir restoran keşfedip yemeğimizi orada yedik. Hem yediklerimiz daha lezzetliydi hem servis hızlı ve güler yüzlüydü.
Yıllardır hayalini kurduğum Beş Köyler hedefimi nihayet gerçekleştirmiştim. Ama buraları,
daha keşfedilmeden bu kadar kalabalık olmadan gezmek varmış.

Gezimizin ikinci kısmında ev sahibimiz Giancarlo’nun önerisi ile Lucca’yı da prıgramımıza alıp Pisa > Lucca > San Gimignano -> Siena-> Montalcino -> Pienza -> Montepulciano -> Perugia rotasını yapacağız. Bunu da bir diğer yazımda anlatmak üzere iyi seyahatler dilerim.
Mehmet Cengiz TÜMER
Eylül 2016












21 Haziran 2015 Pazar

SAPPHO'NUN ADASI: LESVOS / MİDİLLİ

SAPPHO'NUN ADASI: LESVOS / MİDİLLİ

Lesvos ve Lezbiyenlik

Bu kez yolculuğumuz ünlü kadın şair Sappho'nun adası Lesvos'a yani kapı komşumuz Midilli'ye. Midilli ' den fotoğrafçı dostlarımız FEM ile üyesi olduğum İzmir Doğa Fotoğrafçıları Topluluğu İZDOF'un ortak sergisi için karga b.kunu yemeden yollardayız. Sabah saat 05.00 de İzmir'den Ayvalık'a doğru yola çıkıyoruz. Saat 08.00 Ayvalık, 09.00 da TURYOL feribotu ile Midilliye yolculuk. Yaklaşık bir buçuk saat süren rahat bir feribot yolculuğundan sonra adaya ulaşıyoruz. Gümrük geçişimizin ardından öncelikle fotoğraflarımızı teslim etmek üzere ortak sergimizin açılacağı kale içşinde restore edilmiş sergi salonuna uğrayacağız. Buradaki Yunanlı fotoğrafçı dostlarımıza fotoğraflarımızı teslim ediyoruz. Onlar fotoğrafları yerleştirecekler ve bir gün sonraki açılışa hazır hale getirecekler, akşamda sahildeki Zorba'nın yerinde yemekte buluşacağız.




Scala Kalloni

 Bu işlemlerin ardından bizleri bekleyen otobüslerimizle Midilli Adasının şirin bir balıkçı kasabası olan Skala Kalloni’ye gidiyoruz. Kasaba merkezi gezimizin ardından öğle yemeği için ayrılan serbest zamanda, Ada'nın sardalyesi ile ünlü bu sahil kasabasının eşsiz lezzetlerinin tadına bakabiliriz artık. Sardalyenin mevsimi olmasa da buraya kadar gelmişken ahtapot ve kalamarın yanı sıra onun da tadına bakıyoruz.




Agia Paraskevi

Öğle yemeğinin ardından sayısız konakları, Arnavut kaldırımlı sokakları, tarihi anıtları ve meşhur "Boğa Festivali" ile ziyaretçilerini etkileyen Agia Paraskevi’ye geçiyoruz. İlçenin girişinde, 1910 yılında Taksiarhis Kilisesinin girişimiyle kurulan büyük bir Zeytin Müzesi bulunmakta. Bu Müze, Yunanistan'da bulunan en güzel ve en bakımlı zeytinyağı fabrikası müzelerinden olup, uzun yıllar Kültür Merkezi olarak faaliyet gösterdikten sonra Piraeus Bankası Kültür Vakfı tarafından Zeytin Müzesine dönüştürülmüş. Ayrıca Kasabada yabani kuşlar ve hayvanlar için bir hayvan barınağı da bulunmaktadır. 








Zeytin Müzesi

1923 de inşa edilen okul kompleksinin muhteşem binası ilçe merkezine hakim olup, Atina Üniversitesi’nin giriş kapısının bir minyatürünü ihtiva eder. Görkemli Pamegiston Taksiarhon Kilisesi, Ayasos’daki Bakire Meryem Kilisesinden sonra ikinci büyük bazilika olarak dikkat çekiyor. Burada çay ve kahve molası verdikten sonra bu görkemli kasabadan ayrılıyoruz.  Aslında büyük çınar altında oturduğumuz kafe öyle keyifli, öyle güzel esiyor ki Haziran sıcağında tekrar yola düşmek içimizden gelmiyor. Lakin otele giriş yapı, yerleşmemiz, duş alıp akşam yemeği için hazırlanmamız gerekiyor. Daha yol üzerine ziyaret edeceğimiz Limonos Manastırı var.






Limonos Manastırı ve Albino Tavuskuşu
Agia Paraskevi kasabasının ardından içerisinde değerli emanetleri ve tarihsel önemi olan Yunanistan’ın en ünlü manastırlarından Limonos Manastırını ziyaret ediyoruz. Bu Manastır Agios Orosun (Ayanoros) bir minyatürü olarak tanımlanıyor. Andissa yolu üzerinde bulunan manastır, her yıl binlerce ziyaretçi alan etkileyici bir manastırdır. Piskopos Ignatios Mithimnis (Mithimnalı-Molıvoslu) tarafından 1523 yılında inşa edilmiş manastırda, büyük manevi değeri olan binlerce eski kitaplar ve el yazmaları bulunmaktadır. Erkekler manastırı olmasından ötürü ibadet yeri gibi bazı bölümlerine kadınların girmesine ve Aziz ikonlarının görülmesine izin verilmiyor. Osmanlı döneminde önemli eğitim ve kültür merkezi olarak kullanılmış. Manastırın müze bölümünde, ayinlerde kullanılan kutsal giysiler, dini objeler, Bizans el yazmaları ve belgeler sergileniyor. Bizim için ekstra süpriz Albino Tavuskuşu oldu. Manastırın bahçesinde yaşayan bu güzel kuş girişte poz vermekte nazlansa da ziyaret sonrası çıkışımızda tüm görkemi ile bize poz verdi. Bu ihtişamlı ve gizemli manastır ziyaretimizden sonra Midilli merkeze, otelimize dönüyoruz.
Akşam yemeğinde Kale'nin sahilinde Zorba'nın yerinde Yunanlı fotoğrafçı dostlarımızla birlikte ahtapot, kalamar ve mezeleri,n eşilğinde koyu bir sohbete dalıyoruz. Uzolar Türk Yunan dostluğuna kalkıyor: Yamas / Şerefe...




Eski Çarşı


Kale

Osmanlı Çeşmesi


Ermou Caddesi 


Taş Kahve


Yeni Cami


Çarşı Hamamı


Kale Hamamı


Sappho Meydanı

           Otelde verilen kahvaltının ardından Midilli şehir merkezine iniyoruz. Rehberimiz İzmir'den bugün gelecek arkadaşlarımızı almak için bizi merkezde bırakıp limana geçiyor. Saat 11.30 da Sappho meydanında buluşacağız Midilli şehir merkezinde bulunan, Hagios Therapondas Kilisesi, Ermou Caddesi, Hagia Athanasious Metropolitlik Kilisesi, Yeni Cami, Türk Hamamı ve Tarihi Roma Agorası gibi tarihi eserleri ziyaret ediyoruz. Halen aktif olarak çalışan dükkanların bulunduğu tarihi Eski Çarşıyı dolaşıyoruz, köşe kahvede bir frappe içimi soluklanıyoruz. adaya özgü çeşitli peynir, sakız, Uzo gibi ürünlerin tadına bakıyoruz, rehberimizle buluşmadan öncede tarihi Taş Kahve'de oturup taze portakal suyu ve portakallı ke ile bu güzel havayı soluyoruz.
Midilli şehir merkezi gezimizin ardından, Gera Körfezi manzarasını izleyerek Midilli`nin en şirin sahil kasabası Perama’da keyifli bir öğle yemeği molası veriyoruz. Yemeğin ardından zeytinyağı ile ünlü Pappados Köyü ve Barbaros Hayrettin Paşa`nın doğduğu köy olan Paleokipos Köyü`nü yakından görüyoruz. Paleokipos Köyü’nün ardından, adanın geleneksel köylerinden Ayasos Dağ Köyü için harekete geçiyoruz. Ayasos köyü bilenler için yazıyorum bizim İzmir Selçuk'taki Şirince köyünü andırıyor. Köy her ne kadar bakımlı, temiz olsa da Şirince gibi turizmin kapitalizmine teslim olmamış. Ada hayatının o sakin atmosferini arnavut kaldırımı sokaklarda dolaşırken yaşıyorsunuz. Dikkatimizi çeken bir şeyde evlerin sokak kapılarının üzerinde duran anahtarlardı. Rehberimizin açıklaması benim için ilginçti ve beni çocukluk günlerime götürdü. Malum Yunan halkında siesta yaygındır ve yaşadıkları bunca ekonomik krize rağmen bundan ödün vermezler. Bu nedenle evde yaşayan ve farklı yerde çalışan bireyler eve geldiklerinde birbirlerini rahatsız etmeden eve girebilsin diye eve ilk gelen anahtarı kapı üzerinde bırakıyormuş. Benim çocukluğumda da Ödemiş'te sokak kapılar kilitlenmezdi. Kapının üzerinde bir ip ya da tel vardı bunu çekerek kapıyı açar eve girersiniz ya da o zamanlar saat 12.00 ile 14.00 arası dükkanlar kapalı olurdu. Ama dayım ya da büyükbabam dükkanın kepengini çekmez kapının önüne bir sandalyeyi ters çevirerek evine gelir öğle yemeğini yer, dinlenir ve saat ikide dükkana giderdi. Kimse de dükkana girip bir iğne almazdı.







Ayasos köyü ve dondurma molası
Tahta oyma mobilyalarını seramik ve dantel işlerini sergileyen şirin çarşısını gezip ünlü adak yeri olan Meryem Ana Kilisesini ziyaret ediyoruz. Çarsı meydanında verdiğimiz dondurma molasının ardından Midilli şehir merkezinde bulunan fotoğraf sergisi açılışımıza katılıyoruz. 


Sergi Salonumuzun olduğu bina


Sergideki fotoğrafımın önünde



Sergi afişimiz



Açılıştan

Açılışın ardından, Şirin bir balıkçı kasabası olan Panagiouda’ya gidip, unutamayacağımız bir Yunan gecesi geçiriyoruz.
Sabah kahvaltının ardından otelimizden ayrılıyoruz. Adanın orta bölgesinde bulunan  Kalloni, ilk Osmanlı yerleşim yeri Arisvi ve Kuş cenneti Tuzla bölgesini de geçerek Petra’ya varıyoruz. Petra ismini şehrin girişinde yüksek bir kayanın üzerine kurulan kilisesinden alıyor. Şehrin girişinde bulunan Meryem Ana manastırında halen ayinler yapılmakta, çanlar çalınmaktadır.  116 basamaklı kayaya oyulmuş merdiveni tırmanıp bir süre ayini izliyoruz. Petranın ara sokaklarındaki sevimli, canlı renkli masa ve sandalyelerine sahip kafelerinde oturup bir sabah kahvesi içiyoruz. Burası sakinbir ortamda güneş ve deniz tatili yapmak isteyenler için ideal bir tatil kasabası.





Petra

Petra’dan sonra adanın kuzey ucu olan Molivos ‘ a ulaşıyoruz. Unesco ödüllü bu şirin yerleşim yerinin Arnavut kaldırımlı özgün sokaklarında yürüyüşün ardından,  özgün elişleri sergileyen küçük dükkânlarından alışveriş yapabilir, teraslı özel kafelerinde Yunan kahvesinin tadına bakabilirsiniz. Ve biz de öyle yapıyoruz. Limanı tepeden gören bir teras kafede limonade molası veriyoruz.








Molivos

Molivos gezimizin ardından tekrar otobüslerimize binerek Stratis Myrivilis ‘in köyü Skamniya’ya varıyoruz. Adaya ait birçok fotoğrafta görebileceğiniz mükemmel bir balıkçı kasabası olan Skala Skaminias’da öğle yemeği molası veriyoruz. Burada yediğimiz şaraplı ahtapot ve ançuvez hamsi muhteşemdi. Balıkçı limanının girişindeki kayaya inşa edilmiş ve balıkçıların koruyucusu azize atfedilmiş küçük şapelde akşam düzenlenecek nikah töreni için hazırlık vardı. Kilsenin hemen yanındaki küçük tavernada nikah sonrası aile yemeği için güneşte kurutulmak için asılmış ahtapotların gölgesinde süsleniyordu.










Scala Scamnia

Yemek molamızın ardından, Dünyanın tek insan kanından yapılma ikonasının olduğuna inanılan Taksiarhis Kilisesinin bulunduğu, seramikleri ve  ballı yoğurdu ile ünlü Mantamados ‘a varıyoruz. Kilise ziyaretimizi yapıp Kilise avlusunda ballı yoğurt ve lokma molamızı verdikten sonra - Biz ballı yogurt yerine lokmayı tercih ettik.-  Termi şehri üzerinden Midilli merkeze varıyoruz.


Bu güzel günün ardından gümrük işlemlerini de bitirdikten sonra 18:00’ da Ayvalık’a doğru harekete geçiyoruz.
Not: Midilli'dek tek ünlü kişi tabii ki Kadın Şair Sappho değil. Sappho ve Sappho'nun öyküsünü, lezbiyenlikle Lesvos'un ilişkisini ve diğer ünlü Midillilileri sevgili dostum Dr. Ceyhun BALCI'nın bloğundan okuyabilirsiniz.

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2015/06/19/midillili-unluler/

Yazı ve Fotoğraflar: M. Cengiz TÜMER
12 - 14 Haziran 2015