21 Eylül 2014 Pazar

KLASİK BİR EGE ÜÇLEMESİ: MİKONOS, SANTORİNİ, RODOS - 2

ŞÖVALYELER ADASI RODOS


Zor bir gecenin ardında saat 08.00 sularında Rodos limanına yanaşıyoruz. Dün akşamdan öngörüldüğü üzere özellikle gece 02.30 sularında koca gemi denizin ortasında ceviz kabuğu gibi sallanıyordu. Sabaha karşı deniz biraz sakinledi. Ve Rodos limanına yanaştığımızda deniz sakin bir şekilde uzanıyordu.
Rodos'u bugün kendimiz gezeceğiz Sevgili Oğuz UÇAK'ın notlarından ve diğer internet kaynaklarımdan dersimi çalışmıştım. Yalnız biz Oğuz'un tam tersi bir rota çizerek Cruise Limanına en yakın kapıdan girip gezimize Old Town'dan başlıyoruz.
Rodos 2400 yıllık bir yerleşim merkezi. Şehir ilk olarak MÖ 480 yılına tarihleniyor. Daha sonra Saint John Şövalyeleri 1309 yılında şehre gelirler ve kalıntılar üzerinde yeni Rodos'u kurarlar. Ortaçağa ait Haçlı Seferlerinden kalma kaleye Büyük Üstadlar Sarayının kuleleri hakim olmuştur ve burası eski kentin merkezini oluşturur.Ada Kanuni zamanında Osmanlı hakimiyetine geçmiş, zaman zaman el değiştirmiş ama genelde Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Balkan Savaşları sırasında Rodos ta Balkan Uyanışına katılmış, bu dönemde I.Dünya savaşı sonrası İtalyan egemenliğinde kalmış ( hatta Mussolini burada valilik yapmış ) daha sonra Yunanistan'a verilmiştir. Bu nedenlerle ada tarihi yapılar ve medeniyetler açısından zengindir.



Sokratus Caddesi ve Süleymaniye Camii


Mehmet Ağa Camii


Biz Old Town'dan gezimize başlıyoruz. Esnaf yeni yeni kepenk açıyor, bir kısmı elinde buhardanlıkla, tütsüyle dükkanını kutsuyor.Önce çevresinde tavernaların, kafelerin yer aldığı ve ortasında ortaçağdan kalma bir çeşmenin bulunduğu küçük bir meydana geliyoruz. Buradan diğerlerine göre daha geniş Sokratus Caddesine yöneliyoruz. Süleymaniye Camii tam karşımızda. Geniş taşlarla döşenmiş sokağı yavaş yavaş tırmanıyoruz. Sağımızda solumuzda daha dar, kemerli sokaklar yer alıyor. Caddenin ortalarına yakın bir yerinde, yolun genişlediği, asırlık çınar ağacının altında kafelerin masa ve sandalyelerini yerleştirdiği noktada ilk Osmanlı izine rastlıyoruz. Mehmet Ağa Camii ve Üç bulaklı çeşmesi. Cami AB fonlarıyla restore edilmiş ve korumaya alınmış.


Ahmet Ağa Kütüphanesi

Sokratus Caddesinin sonuna geldiğimizde sol yanımızda Ahmet Ağa külliyesinin imarethanesini - bugün Grek sanat Galerisi olarak kullanılıyor ) hemen yanında içinde 1500 lü yıllara ait değerli el yazması eserlerin bulunduğu Ahmet Ağa kütüphanesini görüyoruz. Karşı köşemizde Süleymaniye Camii bulunuyor. Süleymaniye Caminin yanında ise Bizans Saat Kulesi yükseliyor. 5 € vererek Saat Kulesine tırmanıp adayı panaromik olarak izleyebilirsiniz ve bahçesinde de bir içecek içerek dinlenebilirsiniz.


Bizans Saat Kulesi


Saat kulesinden inip sola devam ettiğinizde önce sol tarafınızda restorasyonu halen devam eden kolonial yapıda bir bina hemen kavşaktada Büyük Üstadlar Sarayının girişini bulacaksınız. Bu kavşaktan aşağıya doğru muhteşem bir perspektifle uzanan cadde ise Şövalyeler Caddesi.


Şövalyeler Caddesi

Büyük Üstadlar sarayı 1300 lü yıllarda Saint John şövalyeleri zamanında yapılmış, daha sonra yanmış, 1930 lu yıllarda da Mussolini için yazlık saray olarak İtalyanlar tarafından tekrar yapılmış bir saray. Zemin döşemelerindeki mozaiklerle ünlü. Bu mozaiklerde Romalılar tarafından Kos Adasında yapılmış ve oradan bu saraya taşınmış. Sarayın iç avlusunda heykel sergisi ve alt salonlarda antik çağdan Hıristiyanlık dönemine kadar geniş bir arkeoljik eserlerin yer aldığı müze var. Gezmesi yaklaşık iki saati alan bu sarayın giriş bileti 6 €.


Büyük Üstadlar Sarayı





Büyük Üstadlar Sarayını gezdikten sonra Şövalyeler Caddesinden aşağıya doğru yürüyoruz. Yolun iki tarafında kendi ismiyle anılan hanlar mevcut. İtalyan Hanı, Fransız Hanı, Türk Hanı vb, en aşağı noktada meydana çıktığımız yerde köşedeki binayı da Arkeoloji Müzesi yapmışlar. Buradan sola dönüp Mandraki bölgesine ve Yat limanın çıkan kapıdan Old Town'dan çıkıyoruz. Geyik Heykellerini görmeyi akşam üzerine bırakıp üstü açık tur otobüsüne biniyoruz. ( 12 € / Kişi ) Bu şekilde Akropol'ü, Stadyum'u, Adanın güney batısındaki plajları görüyoruz. Otobüs turu bir saat sürüyor.


Akropol

Yemek sonrası Old Town'da ve Sokratus Caddesinde biraz alışveriş yaptıktan sonra Yat Limanına geçip Geyik heykellerini fotoğraflıyoruz. Söylenceye göre Antik çağın Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Rodos Heykeli; Güneş tanrısı Helios'a adanan bu heykelin bir ayağı limanın bir yakasında diğer ayağı diğer yakasındaymış ve gemiler limana buradan geçip girerlermiş.  50 yıl boyunca gemicilere yardımcı olan ve yol gösteren bu büyük heykel büyük bir depremle yıkılmış ve daha sonra ayaklarının olduğu yerlere  bir dişi ve bir erkek geyik heykelleri yapılmış.

Limanın girişinde Geyik Heykelleri

Geyik heykellerini gördükten sonra limana dönüyoruz ve Rodos'un şehir surlarının üzerinden güneşin batışını izleyerek Rodos gezimizi tamamlıyoruz.









KLASİK BİR EGE ÜÇLEMESİ: MİKONOS, SANTORİNİ, RODOS - 1

KLASİK BİR EGE ÜÇLEMESİ: MİKONOS, SANTORİNİ, RODOS


Çoktandır isteyipte gerçekleştiremediğimiz adalar turunu bu yıl gerçekleştireceğiz. Çeşme limanından bineceğimiz Cruise binmek için öğle saatlerinde Çeşme'ye ulaşıyoruz. Aracımızı limanın hemen girişindeki otoparka bırakıyoruz. Otopark'ın günlük ücreti 15.00 tl, tur müşterilerine ise 10.00 TL. Valizimizi teslim edip, pasaport kontrolden geçtikten sonra gemi için check in işlemi var sırada. Check in sırasında sizin pasaportunuzu alıp gemide oda anahtarı ve gemi içi harcamalarda kredi kartı gibi kullanacağınız, liman giriş çıkışlarında ise pasaport yerine geçecek kredi kartı şeklinde bir gemi kartı veriyorlar. Check in'imizi yaptırıp, gemi kartımızı alıyoruz ama kabinlerimizi teslim almadan önce tüm yolcuların katılma mecburiyeti olan acil durum tatbikatı var. Anonslarla bunun bilgisi veriliyor, toplanma yerleri tarif ediliyor ve sirenle birlikte herkes odasından can yeleğini alıp kendisi için belirlenen toplanma noktasına gidiliyor. Burada can yeleğinin kullanımı ve genel güvenlik kurallarının anlatımından sonra artık kabininize çıkıp yerleşerek cruise turunun keyfini çıkarabilirsiniz.


Aya Nikolia Kilisesi


 
Mikonos sokakları

Yel Değirmenleri

Küçük Venedik

 MİKONOS GECELERİ
Başlığa bakıpta gecelere aktığımızı sanmayın. Bu işler için ellili yaşlarda o enerji kalmıyor. Sabah yedi akşam onbir temposuna alışan bir bünyenin sabah üçlere kadar dayanması çok zor tabii bir de o yüksek volümlü müziğe katlanması mümkün değil.
Saat 20.30 sularında Mikonos limanına yanaşıyoruz. Gemi anonsunun dediği gibi " Yerel yetkililer gemi çıkış iznini " verdikten sonra gemiden ayrılıyoruz. Mikonos merkez yeni yapılan cruise limanından üç kilometre uzakta. Belki yürünebilinecek bir mesafe ama yol hem karanlık hem kaldırım yok hem de trafik çok yoğun olunca servis kullanmayı tercih ediyoruz. ( gidiş geliş: 4 € )
Mikonos, yüzölçümü 85 km2, nüfusu 10.000 olan küçük bir ada. Bu küçük şirin ada kumsalları, aktif gece hayatı ve parlayan güneşi ile tüm adalar içinde en meşhur olanı. Eşcinsel ilişkilerinde çekincesiz yaşandığı bir ada. Gece adanın dar yollarında dolaşırken elele dolaşan, sarmaşıp öpüşen iki  - üç çifte tanık olduk sanırım yaz aylarında ve gece onikiden sonra bu popülasyon artıyordur. Neyse herkesin cinsel tercihini kendine bırakalım Mikonos'u tanımaya devam edelim. Korsan baskınlarından ve rüzgardan korunmak için sokaklar dar bir labirent şeklinde inşaa edilmiş. Küp şeklinde beyaz badanalı, mavi kapı ve pencereli, mavi merdiven tırabzanları ve begonvillerle süslü evlerin arasında dolanır bu daracık sokaklar. Denizin aşağı köşesinde halkı Alefkandra dediği " Küçük Venedik " olan bir bölge yer alır. Evlerin balkonları denize doğru uzanır ve bu bölge Mikonos'ta gece hayatının kalbidir.
Servisin bizi bıraktığı noktadan denizi sağımıza alarak yaklaşık iki yüz, üç yüz metre yürüyoruz, Aya Nikolayi kilisesine gelince sırtımızı kiliseye verip adanın dar sokaklarında kayboluyoruz. Dar sokaklarda kalabalık hızla artıyor, omuz omuza yürüyoruz. Barlar henüz boş ama balık restoranları, kafeler ve dondurmacılar dolu. Bir geçtiğimiz yerden iki üç kez geçerek sokaklar bizi nereye götürse yürüyerek arada bir dondurmacıda dinlenme molası vererek, küçük venedikteki Veranda barda espressomuzu yudumlayarak bu küçük adanın tadınız çıkarıyoruz. Yorgunluk bacaklarımızda kendini hissettirince son bir gayretle servis durağına yürüyüp gece on iki servisiyle gemimize dönüyoruz. Bu geceyi burada geçireceğiz, gençler Mikonos gecelerinin keyfini çıkardıktan sonra sabah 06.30 da rotamız Santorini olacak.



SANTORİNİ
Ege adalarına tutkum ilk kez Santori'nin fotoğraflarını gördüğümde başlamıştı. Ama bu adanın yeri bambaşkaydı. Santorini bir yanardağ patlamasının bize armağanı. Kiklad ada gurubunun en güneyindeki 73 km2 yüzölçümü ve 15.000 nüfusu olan bir ada Santorini. M.Ö. 1500 yılında çok şiddetli bir yanardağ patlaması ve bunun ardından gelen şiddetli deprem sonucu adanın ortası çöker, krater ağzının etrafı denize dönüşür ve orak biçiminde bir ada oluşur. Aslında bu patlama ve deprem Ege Denizinin şekillendiği ve yüzlerce adanın oluştuğu bir patlamadır. Yanardağ halen  aktif durumdadır zaman zaman dumanlar yükselir. Geçen bu süreç içinde küçük patlamalar ve depremlerle Santorini adası yükselirken kraterin bulunduğu küçük kara parçası iç denizin ortasında kalakalmıştır. Santorinin başkenti, merkezi konumundaki Thira ( Fira ) deniz seviyesinden 300 m yüksekteki falezlere kurulmuştur. Adanın kuzeyindeki bir diğer yerleşim yeri de Oia'dır. En son 1956 yılında yaşan büyük depremde Oia köyü büyük hasar görmüş ve halk burayı terk etmiştir. Yıllar sonra bohem yaşamı tercih eden sanatçı kitlesi buradaki terkedilmiş evlere yerleşmiş zaman içinde oluşturdukları yeni Oia tanınarak turizm merkezi olmuş.
Çökme öyle derin olmuş ki falezlerin dibinde denizin derinliği 100 metre civarında. Bu nedenle cruise'lerin yanaşabileceği liman inşa etmek mümkün olmamış ve cruise gemileri açıkta "alarga" beklerken yanaşan tender botlar sizi guruplar halinde karaya çıkarıyor.
Sabah 0830 da Santorini'ye yanaşıyoruz. Liman işlemlerinin tamamlanmasından sonra Tender botlarla karaya çıkacağız. Planımda Santorini'yi bireysel gezmek vardı ve dersimi çalışmıştım ama soru çalışmadığım yerden geldi: AKROTHİRİ Akrothiri'ye bireysel gitmenin yaratacığı zaman kaybı Santorinin keyfini tam olarak çıkaramama neden olabilirdi bu yüzden bu seferlik bireysel gezmekten vazgeçip sürüye katıldım ve kara turu satın aldım.
Santorini'yi bireysel gezmek isyenler tender botlarla teleferiğin bulunduğu iskeleye çıkarılırken biz tur satın alanlar biraz daha uzak mesafede olan ama tur otobüslerinin inebildiği tek iskele olan bir diğer iskeleye çıkıyoruz.
İskeleden Santorini'ye ulaşmanın üç yolu var. 1. Yaklaşık 580 basamağı tırmanmak, eğer bunu yaparsanız Santoriniyi gezecek haliniz kalmaz, 2. 5 € karşılığı bu 580 basamağı katırlarla tırmanmak; bu yolu seçerseniz bir hafta sünnet çocuğu gibi yürürsünüz, 3. 5 € verip teleferiğe binerseniz 2 dakika içinde kent merkezi Fira da olursunuz.







Biz tur otobüsümüzün koltuklarına yerleşip dar ve virajlı bir yoldan tırmanıp adanın düzlüğüne çıkıyoruz. Rotamız adanın güney ucundaki antik kazı alanı AKROTHİRİ: Akrothiri MÖ 1600 lü yıllarda kurulan bir Minos şehri. MÖ 1500 yılındaki yanardağ patlamasının ardından kent lav ve kül tabakasının altında kalıyor. Minoslular patlama öncesi meydana gelen sarsıntıları dikkate alıp kenti terkediyorlar, patlama sonucu oluşan 20 metre kalınlığındaki lav ve kül tabakası kenti kaplayıp o günün kentini günümüze ulaştırıyor. Kentin bulunuşu da ilginç. Suveyş kanalının yapımı sırasında Fransızlar izolasyon sorunu ile karşılaşıyorlar. Yunanlılar da izolasyon için Ponza taşını öneriyor. Fransızlar adada ponza taşı çıkarırken bu kenti keşfediyorlar, kazılar başlıyor ve halen AB desteği ile sürüyor. Kentin su sistemini, kanalizasyon sistemini, depremlerle başedebilmek adına bugün fosilleşmiş ağaç kalaslardan oluşan kolon ve kirişleri, üç katlı evleri, basamak sistemini kullandıklarını, zeytinyağı ve şarap ,için kullandıkları küpleri, fosilleşmiş ağaçtan karyolaları, fiskos sehpalarını görebilirsiniz. Karyolaların ve evlerin küçüklüğünden bu halkın boy ortalamasının 140 cm civarında olduğu düşünülüyor, bunun nedeni de içme suyunu getirdikleri kurşun borular nedeniyle kurşun zehirlenmesi olabileceği düşünülüyor. Bizim ülkemizdekilerden ve Pompei'den sonra gördüğüm en etkileyici antik kentlerden biriydi.
Akrothiri sonrası kısa bir içecek molasından sonra bu kez adayı panaromik olarak görebileceğimiz 500 metre rakımlı İlyas Peygamber Tepesi. ( Profitis İlias tepesi )


Anlatıldığına göre denizlerde yaşayan kendisi de balıkçılıkla geçinen, denizcilerin koruyucusu İlyas Peygamber yaşlanıp yorulunca balıkçılığı bırakıp denizi ve balıkçılığı unutacağı bir yerde yaşlılığını geçirmeyi düşünür. Bu yeri bulmak içinde genelde liman kentlerinde yaşayanların bildiği bir müzik aletini laternayı yanına alır ve konaklayacağı yeri aramaya başlar. Her gittiği yerde laternayı çalar ve bu aletin ismini sorar, en son bu tepeye geldiğinde rastladığı çobana da laternasını çalar ve çobana bunun ne olduğunu sorar, çoban bilemeyince de denizden ve balıkçılıktan yeteri kadar uzaklaştığına kanaat getirip buraya yerleşir. Bu rüzgarlı tepede fotoğraf molası verip uzaktan kuzey güney şeridinde uzanan siyah volkanik kumsallı plajları gördükten sonra adanın en kuzeyindeki Oia' ya yöneliyoruz.



   




Oia

Oia, daha önce bahsettiğim gibi adanın Fira gibi kinci yerleşim merkezi. 1956 daki depremle tamamen yıkılınca terk ediliyor, daha sonra bohem yaşamı seven sanatçıların burada terk edilen evlere yerleşmeleri ve burayı yeniden şekillendirmeleri sonucunda turistik bir değer kazanıyor, öyle ki buranın fotoğrafları ve resimleri Yunanistan turizminin tanıtımında ana öğe olarak kullanılıyor:  Oia'nın en etkileyici bölümü kaleye giden dar sokaklar ve bu bölgede uçuruma yapılmış beyaz badanalı kübik evleri ve mavi kubbeli kiliseleri. Ayrıca bu bölgeye has iki şarabı ve fıstığı meşhur. Ha bir de günbatımı. Günbatımı zamanı kafelerde, sokaklarda, kaldırım kenarlarında yer bulmanız çok zor, güneşin batışını gören herhangi bir yere konuşlanacaksınız, kimisi şarabını yudumlayarak, kimisi fotoğraf çekerek alkışlarla güneşi batıracaksınız ama biz bugün güneşi Oia' da değil de Fira'da batıracağız. Onun için fotoğraflarımızı çekip, daracık sokaklardaki dükkanlarda alışverişimiz yapıp, Oia manzarası eşliğinde elmalı pie ve cappucino ile dinlenme molamızı verdikten sonra gün batımını yakalamak üzere Fira'ya doğru yola çıkıyoruz.


Fira'da gün batımı


Fira

Firaya geldiğimizde otoparkta şöförümüz ve yerel rehberimizle vedalaşıp 1956 daki depremde yıkılmayıp ayakta kalan Atlantis otelin yanından sağa dönüp Teleferik istasyonuna doğru " Altın Yol" dan ilerliyoruz. Gözümüz batmaya hazırlanan güneşte.Yol kenarına dizlmiş kalabalık arasında kendimize yer açıp güneşin karşıki adanın üzerinden batmasını bekliyoruz ve 19.25 te alkışlarla güneşi batırıyoruz. Mavi aydınlıkta Fira'nın daracık sokaklarında denize 300 metreden bakan beyaz badanalı evlerini, barlarını, restoranlarını fotoğraflıyoruz.


Altı vagonlu teleferik


Teleferik istasyonuna geldiğimizde uzun bir sıra bizi bekliyor. 6 kişilik altışar vagondan oluşan teleferikle iki dakikada iskeleye inip, çalkantılı bir denizde tender botla gemimize ulaşıyoruz. Hareket saat 22.00 de ve bizi dalgalı bir deniz ve sallantılı bir yolculuk bekliyor.




























26 Ağustos 2014 Salı

BU DA CABASI; HEİDELBERG

BU DA CABASI; HEİDELBERG

 

Çocukluğumuzda kalan bir deyim vardı;"Bu da cabası" ya da "Cabası da benden" Bakkala gittiğinizde 25 kuruşluk çiğdem çekirdek isterdiniz. Bir çay bardağını ölçü olarak kullanıp gazete kağıdından yapılan külaha boşaltırdı. Sonra çay bardağını tekrar çiğdem çekirdek çuvalına daldırır çeyrek bardak çiğdem çekirdeği külaha eklerdi, sonra da şöyle derdi: Bu da cabası.


Öğle saatlerini biraz geçe Würzburg'ta Romantik Yol turumuzu bitirdikten sonra Dönüş ayağımız Frankfurt'a geçmeden önce yolu biraz uzatıp Almanya'nın en romantik kenti (Wege der Romantik) diye de anılmakta olan Heildelberg'i de romantik turumuza eklemek... Tam da Cabası da benden denilecek bir durum oldu.

Heielberg'i programa eklemek Sevgili Sema ÜNAL'ın fikriydi, Şengül'ün bir arkadaşının da orada olması Heidelberg'i programa almamızı kaçınılmaz yaptı. Würzburg'tan ayrıldıktan sonra zorlu bir yolculukla - otabanın bir bölümünde korkunç bir trafik yoğunluğu vardı- saat 16.00 gibi Heidelberg'e vardık. Kısa bir beklemeden sonra Sveta ve annesiyle buluşuyoruz. Önce yemek yememiz gerek. İstasyonun yakınlarındaki meydanda bir restorana oturuyoruz. Yemeğimizi yerken sınırlı vakit içinde yapabileceğimiz programı netleştiriyoruz. Yemeğimiz yedikten sonra 5 nolu otobüsle Eski Şehir'e - Altstadt - gideceğiz, Altstadt'ı, Üniversiteyi, ve Alte Bruck'ü gördükten sonra otoparktan araçlarımızı alıp kaleye çıkacağız.

Keyifli bir yemek sonrası programımızı uygulamaya koyuluyoruz. Yaklaşık bir on dakika yolculuktan sonra Sveta'nın söylediği durakta iniyoruz. Sveta ve annesi bisikletleriyle bizden önce gelmişler, onlar bisikletlerini kilitledikten sonra Altstadt'a giriyoruz. İzmirliler için bizim Kıbrıs Şehitleri, İstanbullular için İstiklal caddesi benzeri bir cadde. Sağlı sollu marka mağazalar, caddenin sonunda gözüken iki kuleye doğru yürüyoruz. Sağa açılan sokaklar ormanla kaplı yamaçlara bakıyor sola açılan sokaklar ise Neckar nehrine.



Heidelberg II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'nın savaştan yıkılmadan kalmış olan ender kentlerinden biridir. Savaş sonrasında Amerikan işgal bölgesinde kalan şehir, uzun yıllar Amerikan Ordusu tarafından askeri üs olarak kullanılmıştır. Bugün özellikle kentin eski şehir (Altstadt) ve Sarayı, Unesco tarafından dünya insanlık mirası listesinde bulunmaktadır.



Sağdaki sokaklardan birinde eski üniversite binasını ve biraz ilerde sağ tarafta devasa yapısıyla üniversite kütüphanesini görüyoruz. Heidelberg bir üniversite şehri.

Üniversite Binası

Üniversite Kütüphanesi


1386'de kurulmuş Almanya'nın en eski üniversitesi olan Heidelberg Üniversitesi bu şehirdedir. Bir gezginin notlarında okuduğum öğrenci hapishanelerini Sveta'ya soruyorum , bilmiyor. Anlatıldığına göre disiplin cezası alan öğrenciler bu hücrelere kapatılırmış, kuru ekmek su verilir, ders saatlerinde tünellerden derslere gelir ve ders bitimi tekrar hücrelerine dönerlermiş. Zamanımız sınırlı olduğu ve saatte 17.00 yi geçtiği için hiç soruşturmadan gezimize devam ediyoruz. Yolun genişlediği yerde solda Altebruck'e inen sokak, , şehrin en ünlü kilisesi Heiligegeistkirche. ve onun hemen karşısında bugün otel olarak kullanılan Heidelberg'in en eski binası var. Biz Köprü'ye doğru yöneliyoruz, bir kaç dakika sonra iki kuleli girişten solumuzdaki maymun heykelini selamlayıp köprüye giriş yapıyoruz. Neckar nehri altımızda nazlı nazlı akıyor, güneş yavaş yavaş yatmaya başladı, güneşin yumuşayan ışıkları karşımızdaki ağaçlarla kaplı tepede kırmızı tuğlalardan yapılmış kaleyi daha muhteşem yapıyor.
En eski binası

Altebrucke
Neckar nehri

 
Fotoğraf molası sonrası Neckar nehri boyunca tekrar şehir merkezine otoparka doğru yürüyoruz. Araçlarımızı alıp navigasyonun yardımı ile kaleye tırmanıyoruz. Kalenin müze kısmı kapalı, ormanın içindeki filozoflar yolunda yürüyerek Nectar nehrini, Altebruck (anılan köprünün asıl adı Carl-Theodor Brücke'dir.) ve Heidelberg'i seyrediyoruz. Fotoğraf için yanlış zamandayız, çünkü güneş tam karşımızdan batıyor ve ters ışıkta bu güzel manzarayı fotoğraflamak uygun olmuyor.


Sveta ve annesine teşekkür edip şehir merkezine bıraktıktan sonra bu güzel şehire veda ediyoruz.