21 Mayıs 2019 Salı

ERNEST HEMINGWAY’İN İZİNDE KÜBA


ERNEST HEMINGWAY’İN İZİNDE KÜBA


Birçok yazarın esin kaynağı, travmalarından ve savaşlarından ölümsüz eserler çıkarmış, yüreğinin özel ibriğinden sızdırdığı kelimelerini sonsuzluğa mühürleyen yazar, Ernest Hemingway…
Çocukluk travmasından sonra sert, bazen kavgacı, ama özünde sonsuz sevgi dolu bir adama dönüşmüş sanki. Annesinden nefret edip, sonunu babası gibi yazan bir adam o. Zıt duygular nasıl da bir arada insanın içini kemiriyor, sonunda nasıl da ailemize dönüyor ve hatta dönüşüyoruz…
Savaşlardaki fütursuz cesareti, sürmeyen evlilikleri ya da belki sürmesi gerektiği kadar süren evlilikleri, hep yazmak için hayatını konumlandırarak yaşamış gibi. “Yazarlar böyledir bazen” deyip geçilebilir de belki, evet. Ben yine de aslında onun çok mutlu olduğu bir hayat yaşadığına eminim kendimce. Sonuçta mutluluk anda gizli ve hiç kuşkusuz Ernest Hemingway, anı yaşamayı başarmış.
Ernest, 21 Temmuz 1899’da, ABD’nin Illinois eyaleti, Chicago şehrinin batısında bulunan küçük bir şehir’de, Oak Park’ta, Clarence Edmond ve Grace Hall çiftinin beş çocuğundan birisi olarak dünyaya geldi. Babası Clearence bir tıp doktoru, annesi Grace ise, müzik öğretmeniydi.


Çocukluğunu yaşarken özellikle annesiyle ilişkisi bambaşkaydı. Kaynakların söylediğine göre, Grace, Ernest’e, 6 yaşına kadar kız elbiseleri giydirmiş, saçlarını da hep uzun bırakmıştı. Daha da önemlisi ona “Ernestie” denmesini sağlıyordu. Bir kız çocuğu olmasını o kadar çok istemişti ki, Ernest’te büyük bir travmaya sebep olduğunun farkında bile olamadı. Bu durum, onun annesine öfke beslemesine sebep olmuştu.

Bu travmanın etkilerini hep hissedecekti. Ernest’in yetişkin yaşlarından arkadaşı John dos Pssos, yıllar sonra arkadaşının annesi ile ilişkisi konusunda şu cümleyi kuracaktı: “Hemingway, hayatımda tanıdığım, annesinden gerçekten nefret eden tek insandır”. Her insan göbek bağıyla bağlı olduğu annesine karşı, hiç kuşkusuz her duyguyu uç noktalarda besliyordu…

Babasıyla da özel bir bağları vardı. Bir gün abisi ve kardeşi dereden geçerken bir kaza geçirmiş ve abisinin bademcikleri delinmişti. Babası kanı dindirirken, Ernest'in kanı donmuştu. Oğlunun gözlerindeki dehşete tanık olan babası, onu yanına aldı ve bu gibi acılı durumlarda ıslık çalmasını öğütledi. Bu öğüdü kulaklarında çınlatırcasına duyurdu içine ve hiç unutmadı. Ne zaman acılı bir an yaşasa, hep ıslık çaldı.

Yaz tatilleri, ailecek Michigan Gölü kıyısında yazlıklarında geçti hep. İşte bu yaz tatilleri sırasında öğrendi, balık tutmayı, açık hava sporlarını ve bir de avlanmayı. Zamanla hepsi hayatına birer tutku olarak yerleşecekti…

Ernest liseden mezun olduğunda 1917’ydi ve I. Dünya Savaşı hala devam ediyordu. İlk makalelerini yazmaya da lise sıralarında başlamıştı. Yazdıklarını okul gazetesi “Trapeze”de yayımlanıyordu. Dönemin ünlü spor köşe yazarı Ring Lardner, onu gerçekten çok etkiliyordu. İşte bu sebepten yazılarını “Ring Lardner Jr” takma adıyla yayımlatıyordu. Liseyi bitirdiğinde ailesi elbette üniversiteye devam etmesinden yanaydı. Ama o, bunun yerine Kansas City Star gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlamayı tercih etti.

Gazetedeki işinden ayrılıp Kızılhaç’taki görevine başladı. Gazetede kaldığı süre kısa olsa da burada ne çok teknik bilgi öğrendi. Bu bilgileri hatırına ömürlük mühürledi de gitti Kızılhaç’a. Yıllar sonra şu kısacık gazetecilik serüvenini ışıldayan gözlerle şu cümlelerle anacaktı: "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleri idi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım".

Aylar ayları kovaladı. Orduda günleri hep daha hırslı çalışarak geçiyordu. Tarihler 8 Haziran’ı gösterdiğinde bir patlama duyuldu. En şiddetli duyanlardan biri Ernest’ti. Çünkü sadece birkaç adım ilerisinde patlamıştı o Avusturya topu. Ağır yaralıydı. Bu anı daha sonra bir arkadaşına mektubunda anlattığı satırlarda şunları yazacaktı: "Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu".


Milano’da bir hastanede tedaviye alındı. İşte Agnes von Kurawsky ile de burada tanıştı. Arnes tedavi gördüğü hastanenin hemşiresiydi ve Ernest, yaralarını saran bu kadına aşık olmuştu… Kalbini aşkla dolduran Agnes ile birlikte ABD’ye, evine dönme ve onunla evlenme hayalleri kuruyordu ki…
Âşık olmuş ve terk edilmişti…
Bu ilişki, “Silahlara Veda” adını verdiği ölümsüz eserine konu olacaktı…

Ernest Hemingway ve James Joyce, döneminin iki efsane ismiydi ve onlar yakın dosttu. Özellikle Paris’te oldukları dönemde sık sık dışarı çıkar, birlikte zaman geçirirlerdi. 
Ernest, özellikle 1925 – 1929 yılları arasında yazdıklarıyla, yazarlık kariyerinin en özel örneklerini verdi. Dünyanın en ünlü yazarları arasında artık onun adı da altın harflerle yazılabilirdi.

 Boğa güreşleri de bir başka tutkusuydu. Bu tutku üzerine yazdığı “Öğleden Sonra Ölüm” adın verdiği kitabını 1931’de yayımladı.

1933’te ilk kez bir safari turuna katılıp Afrika ile tanıştı. 10 hafta süren bu seyahatte karısı Pauline de yanındaydı. Döner dönmez hemen bir balıkçı teknesi aldı Ernest ve ona, “Pillar” dedi. Bu tekne ve onunla yaşayacakları da, daha sonra “Yaşlı Adam ve Deniz” adını vereceği romanına zemin hazırlıyordu.

Ernest, Pauline’den ayrılmak istediği o zorlu döneme girmişti. Evliliklerinin bitmesi gerektiğine inanıyordu. Daha fazla uzatmadan 1939’da Küba’ya giderek Havana’da bir otele yerleşti. Savaş muhabirliği yaptıkları sırada Martha ile de oldukça yakınlaşmışlardı. Martha Gellhorn da Havana’ya gelip Ernest ile birlikte kaldı. Havana yakınlarında bir çiftlik alıp burada yaşamaya başladılar…

1947’de ise, savaşta gösterdiği cesaretten ötürü bu kez Küba Amerikan Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir törenle kendisine madalya verildi.

 1945’te Martha ile Ernest boşandı.1946 başlarken Londra’da Time gazetesi muhabiri Mary Welsh ile tanışan Ernest, Mart ayında onunla evlendi. Şimdi hayatının Mary ile dolu zamanını yaşama vaktiydi. Küba’da evlenen Mary ve Ernest, 1959'a kadar burada yaşadı.
Bir yandan da II. Dünya Savaşının etkisi hala üzerindeydi. Şu yüreğine sıkıştırdığı ibrikten kalemine sızdıracakları vardı. 1950’de yayımladığı, arka planında II. Dünya Savaşı’nı barındıran eserine “Irmaktan Öteye Ağaçların İçine” adın verdi. Bu eser, ne “Silahlara Veda” ne de “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kadar başarılı bulunmuştu.

Ve sonunda, “Yaşlı Adam ve Deniz’i” yazdı; yıl 1952 idi. İnsanın yaşama nasıl bağlanması gerektiğini, hayat denen yolculukta her şeyin nasıl da boş olduğunu öylesine samimi anlatmıştı ki, bu, onun başyapıtı oldu. Bu eser, ona, 1953’te Pulitzer, 1954’te de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi.

Yazdıklarını ve yaşamını genişletecek seyahatlerine devam ediyordu ki, Ernest, yolculuklarından birisi sırasında yaşanan uçak kazasında yaralandı.

1950’nin ikinci yarısında Ernest alkol tüketimini artırdı ve özellikle bu durumun da etkisiyle fiziksel ve ruhsal olarak sağlığı kötüye gitmeye başladı, Ernest, şimdi gerçek bir depresyonun eşiğinde durmuş, uzaktan kendisini seyrediyordu.

Ernest’in yakın çevresine göre, bu depresyondan fazlasıydı. Çünkü fazlaca paranoyaklaşmıştı. Ernest, takip edildiğini düşünüyordu. Ona göre evi sürekli federaller tarafından izleniyor, hatta dinleniyordu. Trafiğe çıktığında mutlaka bir araç onu takip ediyordu. FBI ajanları her yerdeydi ve telefonlarının dinlendiğine de emindi. 2 Temmuz 1961’de, Abercrombie&Fitch’ten aldığı en sevdiği av tüfeği ile kendisini vurdu ve her şeyi sonlandırdı…

Oysa o, gerçekten de FBI tarafından izleniyordu. Bu durum, 1983’te ortaya çıktı; Ernest Hemingway’in ölümünden yıllar sonra. Federal Soruşturma Bürosu’nun başkanlığını da yapan Kamu Görevlisi John Edgar Hoover, “Freedom of Information Act” kapsamında, Ernest Hemibgway’in de takip listesinde olduğunu açıkladı. Yani Ernest bir paranoyak değildi. Gerçekten de federaller telefonunu dinliyor, trafikte ve hatta her yerde onu izliyor, banka hesaplarını kontrol ediyordu.

Çünkü Ernest, KGB (Sovyetler Birliği’nin İstihbarat ve Gizli Servisi) için bilgi sızdıran bir casustu.
Ernest’in bir ajan olduğunu ise, soğuk savaş döneminde Sovyet arşivlerine girmeyi başaran eski KGB ajanı Alexander Vassiliev duyurdu. Ernest Hemingway, “casus” terimine karşılık gelen “destek kuvvet” olarak nitelendiriliyordu ve kod adı, “Argo”ydu.

İşte böyle… Bir yazar olarak yaşarken dahi efsaneleşmeyi başaran özel bir isimdi Ernest Hemingway. İntihar ettiğinde de herkes önce şok oldu, sonra da yasa boğuldu. Öyle çok yazarın ilham kaynağıydı ki, onun öldüğünü kabullenmek öyle kolay değildi. Düşünsenize, şimdi çanlar kimin için çalacaktı?

Bugün birçok eseri Amerika Edebiyatının başyapıtı kabul edilen, 20. Yüzyıl kurgu romancılığını etkileyen, yaşamak için yazan ve yazmak için yaşayan bir Ernest Hemingway geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş’un internette bulduğum en güzel Hemingway biyografisini okuduktan sonra 1 Mayıs kutlamalarının ardındaki serbest günümüzde Sevgili Dostlarımız Deha – Günseli Sezer çifti ile birlikte klasik Amerikan arabalarından birini kiralayıp Hemingway’in izine düşüyoruz.

Küba gezimizin ikinci gününde Cayo Santa Maria’daki tam gün Deniz – kum – güneş ve Mojito – Daikiri molamızda ilk kez 1970 li yıllarda ortaokul öğrencisiyken okuduğum 1970 basımı Varlık yayınlarından çıkan Ülkü Tamer çevirisi “ İhtiyar Balıkçı “ yı Karayip Sahillerinde yeniden okudum.


Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra Hemingway’in sık olarak kullandığı Colimar’daki restorana ulaşıyoruz. Restoran’ın duvarlarında Hemingway’a ait siyah – beyaz fotoğraflar. Birisinde Fidel Castro ile birlikteler. Önceleri sıkı dostlarmış sonrasında bilinmeyen bir nedenle araları bozulmuş. 


Restoran ve restoranda Hemingway’in oturduğu masa aynen korunsa da Colimar değişmiş. Özellikle 1990 sonrası küçük bakir balıkçı köyü, sayfiye kasabasına dönüşmüş.


Hemingway’in masa komşusu olarak öğle yemeğimizi yiyor ardından bira ve kahvemizi içiyoruz.




Hemingway’in yaşadığı ev ve kedilerinin mezarları farklı bir yerde ve bugün müze olan evi 1 Mayıs nedeniyle kapalı. Taksi ile anlaştığımız süreyi aşmamak için Havana’ya geri dönüyoruz ve bunaltıcı, yapış yapış sıcağın etkisinden kurtulmak için 1950 li yıllarda Mafyanın gözde mekânlarından Nacional Otel’in bahçesinde soluklanıyoruz.

Kısa bir Daikiri arası verdikten sonra eski Havana’nın sokaklarına dalıyoruz. İlk hedefimiz Hemingway’in Havana’ya geldiğinde kaldığı otel; Otel Ambos Mundos. Hemingway’in kaldığı 511 numaralı oda O’nun anısına korunuyor ve o odaya müşteri alınmıyor. Antik asansöre binip terasa çıkıyoruz Hemingway’in gözünden Havana’yı seyretmek için.




Sonrasında dar sokaklardayız. 1 Mayıs nedeniyle mi yoksa turistikleştiği için mi kalabalık bilemiyorum insanalar omuz omuza. Hemingway’in sıklıkla Mojito içmeye geldiği ve Mojito’yu icat ettiğini iddia eden barın önündeyiz. La Bodeguita Del Medio. 


İçerisi de dışarısı gibi çok kalabalık Hemingway’in soluduğu atmosferde bir Mojito içme arzumuzu erteliyoruz ve Hemingway’in müdavimi olduğu diğer bir mekân Floridata’ya doğru çeviriyoruz rotamızı.


ABD’nin Beyaz Saray’ının bir kopyası Capitol’ün de bulunduğu cadde üzerinde Floridata. Mekanı dışarıdan izleyip Hemingway’i bir kez daha anarak Havana’nın Kolonyal yapılarının süslediği – süslediği belki iddialı bir tanımlama oldu çünkü yapıların bir çoğu terkedilmiş ve harabe durumunda – geniş caddelerden yürüyerek otelimize doğru yürüyoruz.
Havana’nın kuruluşunun 500., Küba Devriminin 60. Yılında 1 Mayıs’ı Devrim meydanında kutlayarak ben de 60. Yaşıma giriyorum.

Mayıs 2019
Yazı ve Fotoğraflar:
Mehmet Cengiz TÜMER





19 Şubat 2018 Pazartesi

MOSTRA'LIK BİR KARNAVAL



MOSTRA’LIK
Thymiana Mostra Karnavalı
Sakız – Chios



17 – 18 Şubat Mostra Karnavalı için Sakız adasındayız. Önce ansiklopedik bilgi
Timiana, Sakız adasının en büyük köylerinden biri. Doğusunda Ege Denizi, Limniona’sın kıyıları ile Karfas ve Agia Ermioni sahilleri bulunur, kuzeyinde ise muhteşem kokulu Kampos ile sınırlanır.
Eskiden köyün namlı taş ustaları ve yöresel taşlar nedeniyle “ Etimiana “ adı ile tanınıyormuş. Timianusiki taşı, psamit cinsinden olup muhteşem renkleri nedeniyle Kampos’un içinde bulunan taş konakların duvarlarını ve başçe duvarlarını süsler.
Bu taşın çıkarılması, kesilmesi, işlenmesi ve duvar olarak örülmesi bu ustaların becerisidir. Bu güzel taşın çıkarılması için her kademede bir kardeşlik esnafı bulunurmuş. İlk başta bu kardeşlik efsaneleri beştaneymiş; bunlar: perokopi, stenakuson, pelekanon htiston, sideradon ve karfopetladon olarak anılırmış.
Peki, Mostra Karnavalı nereden geliyor?
Ortaçağın ortalarına doğru bir Tirini Cuma gecesi… Eski Bizans İmparatorluğu görkemini ve gücünü kaybetmiş. Cenevizliler ve Venedikliler Ege’nin birçok kıyı şehrini ele geçirmiş olsalar da dönemin korsan saldırılarına bir çare bulamamışlar.

40 günlük büyük perhizin başlamasından önceki Cuma günü… Köy halkı eğlenirken Vigla denilen gözcü kulelerinden kötü haber gelir. Bir korsan gemisi Megas Limnionas sahiline demir atmıştır. Köylüler hemen ayaklanır ve silah kuşanırlar. Uzonun da verdiği cesaretle korsanlara Stenakas geçidinde pusu kurarlar, korsanların çoğunu ya öldürür ya da esir alırlar, kurtulan az sayıdaki korsan da denize kaçar. Zafer sarhoşu köylüler ellerinde birer zeytin dalı tutarak “- vre vre mori mori” nidalarıyla köylerine dönerler ve esir aldıkları korsanları köy meydanında asarak ibret olsun diye üç gün süreyle sergilerler. O günden bugüne bu geleneği aralıksız olarak yaşatırlar, geleneğe göre Mostra Trini paraskevi günü “ Anevazun “ yani yükseltilir ve Trini Kiriaki günü ise “ Katevuzun “ yani indirilir. O gün temsili olarak bir savaş dansı payiavli denilen flütler ve tumbi denilen müzik aletleri eşliğinde oynanır. Mostra’nın geleneksel tarafı bu şekilde son bulur.
Günümüzde Mostranın Tirini Paraskevi Günü daha renkli daha canlıdır. “ Kudunati “ yani zilliler denilen kişiler yüzlerini çeşitli maskeler ile kapatırlar ve değişik kıyafetler giyerek ellerinde bastonlarla Talimi savaş dansını yaparlar. Savaş dansından sonra Karnaval geçidi başlar, karnaval geçişinin ardından geleneksel ada panayırı düzenlenir.












               
                                           

İşin tarihi kısmı bu... Ya gerçekler… O işte tam anlamıyla “ Nerede çokluk orada b.kluk “ durumu.
Sakız adasına sefer eyleyen iki ana firma ve üç dört küçük turizm firması istihap haddinin üzerinde satış yapınca ne sezon dışı olan adadaki oteller ne tavernalar ne de transfer için otobüsler yeterli oldu. Cumartesi günü gelen 1500 e yakın Türk’e Pazar günü gelen yaklaşık 1250 kişilik günübirlikçi Türk eklenince Ege denizi ve Sakız adası Türk’ kesti. Tavernalarda aç kaldılar, ufacık köye yaklaşık ikibinbeşyüz- üç bin kişiyi doldurunca karnaval kortejine yürüyecek yer kalmadı. Kalabalıktan doğru dürüst fotoğraf çekemedik. “ Hadi bu kadar yeter artık dönelim “ dediğimizde de transfer otobüslerinin önünde tartışmalar kavgalar… Normalde sabah bir akşam bir sefer yapan feribotlar üç sabah üç akşam seferi yaptılar.
Tabii bu yaşanacakları tahmin ettikleri için turizm acentesinin hiçbir elemanı da ortalıkta görünmüyordu. En azından benim gittiğim Ertürk Turizm için söylüyorum.
Bizim bir saat gecikmeyle gittiğimiz Porto Castellona tavernada kalite ve lezzet yerlerde sürünse de en azından aç kalmadık ama diğer tavernada kilerden öğrendiğimize göre kalitesizliğin yanı sıra aç da kalmışlardı.
Biz olacakları tahmin ettiğimiz için bir buçuk saat öncesinden limanda pasaport sırasına girmiştik. Normal de 18.00 deki hareket saatimiz yoğunluk nedeniyle değiştirildiği 15.45 te yola çıktığımızda ardımızda sırada bekleyen uzun bir yolcu kuyruğu vardı.
Yazımın başında da dediğim gibi, “ Nerde çokluk orda b.kluk”. Bir daha gider miyim? Böyle özel günlerde ve yazın haftasonları asla. Adanın ada olarak yaşanabileceği ve benim huzur bulabileceğim hafta içi Çarşamba – Cumartesi programıyla evet.
Yunan müziği ve eğlencesi için tavernaya gider miyim? Sakız da HAYIR. Samos’ta EVET ( Poyraz Restoranı öneririm.). Sakız da ise Agia Fotia, Komi ve Karfas’ta huzuru ve lezzeti bulduğum restoranlara giderim.
Yani Mostra Karnavalı’nda durum tam MOSTRA’LIK


Mehmet Cengiz TÜMER
19 Şubat 2018


3 Kasım 2017 Cuma

YENİCE ORMANLARI : YEŞİL SIĞINAK

YENİCE ORMANLARI : YEŞİL SIĞINAK
Barındırdığı yaban hayat ve bitki çeşitliliğiyle dikkat çeken, 1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından ‘acil olarak korunması gereken 100 sıcak nokta’dan biri ilan edilen Yenice Ormanları’nı adımlıyoruz.


Gezmek bir sanatsa eğer, yürümek bu eylemin en etkili ve güzel yöntemidir kuşkusuz. 2017nin kış aylarında köy evimizin gürül gürül yanan sobası başında kahvaltı sonrası kahvemizi içerken televizyonda İz TV yi seyrediyorduk. Hava soğuk ve yağmurlu olunca soba başına sığınmıştık. İlk kez orada keşfettim Yenice ormanlarını ve Karabük Yenice Ormanları doğa yürüyüş parkurları da eklendi görülecek yerler listemize.
Türkiye’nin en büyük blok ormanları
Sonbaharın son demlerinde 29 Ekim tatilini de fırsat bilerek yaptık programımızı. 27 Ekim Cuma günü önce İstanbul’a uçtuk. ( Pegasus’un vazgeçilmez klasiği bir saatlik gecikme ile ) Oğlumuz Canburak bizi havaalanından aldı ve 4,5 saatlik bir yolculıukla önce Zonguldak’a ulaştık. TTK nın misafirhanesinde Canburak’ın eşi – ki kendisi Zonguldak Devlet Hastanesinin eczacısı- Dilara ile buluştuk. Bir tadımlık hasret gidermeden sonra sabah 08.30 da yola çıkmak üzere sözleşip odalarımıza istirahate çekildik.
Sabah ilk durağımız Zonguldak’ın hemen çıkışındaki Gökgöl Mağarası oldu.


3350 metrelik uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun 10., Zonguldak’ın en uzun 2. Mağarası. Karbonifer döneme tarihlendirilen mağara yaklaşık 350 milyon yaşında. 875 metrelik yürüyüş yoluna sahip mağaranın içerisinde yağışlı dönemlerde debisi artan bir yeraltı deresi de mevcut. Yeraltı deresi doğal bir sifon ile Erçek deresine dökülüyor. 


Gökgöl Mağarasının içi damlataş birikimi yönünden oldukça zengin. Mağara içinde sarkıt, dikit, sütun, bayrak damlataşı ve makarna sarkıtlar dâhil her tür damlataş oluşumlarını görebilirsiniz. Yürüyüş yolları ve seyir terasları rahat ve güvenli. Mağara içindeki alçak tavanlı kesimler için girişte size barette veriliyor. Ah bir de gece kulübü gibi mavi yeşil kırmızı pembe ışıklandırmalar yerine gün ışığı renginde doğal ışıklandırma yapsalarmış.

       

Mağara sonrası yola devamla  Zonguldak-Yenice arasındaki karayolu, Filyos Çayı ve tren hattının yarenliğinde çok sayıda tüneli aşarak ulaşıyoruz ilçeye. Navigasyonun gösterdiği ana yol yerine Ihlamur Seyir terasından geçen tali yola sapıyoruz. Ihlamur Seyir terasına vardığımızdaTürkiye’nin en büyük blok ormanları, derin bir vadiyi kuşatan yemyeşil yüzüyle karşıladı bizi. 



Sabahları kalın sis perdesini kuşanan ormanlık bölge masalımsı bir havaya büründürüyor yolculuğu. Güneye bakan yamaçları sandal ve çam, kuzey tarafı ise sarı-beyaz ıhlamur ağaçlarıyla sarmalanan bu coğrafya gerçekten çok etkileyici. Orman İşletme Müdürlüğü tarafından kendi içinde on üç bölgeye ayrılan bu bakir alan, geniş orman yollarıyla birbirine bağlanmış durumda. Ihlamur Seyir terasından ayrıldığımızda yol önümüzde çatallaşıyor. Her ikisi de patika ve eşit yapıda. Yön tabelası da olmadığı için  yazı tura atacağımız sırada karşıdaki patikada bir yürüyüş gurubu beliriyor. Onlara soruyoruz. Onlar da bizim konaklayacağımız otelde kalıyorlarmış ve oradan başlamışlar yürüyüşe. Yolu tarif ediyorlar ve telefonlarından görsel olarak da varacağımız hedefin fotoğrafını gösteriyorlar.

Albergo Butik Otel

Ahşap bir köy evinin restorasyonu ve gecekondu tarzında, özensiz yapılmış eklerle genişletilerek butik otele (!) çevrilmiş otelimize yerleşiyoruz. Otelde öğle yemeği için yiyecek hiçbir şey yok. Bize birz aşağıda Kanyon içinden geçen dere kenarına kurulmuş alabalık çiftliğini öneriyorlar. Eşyalarımızı bırakıp fotoğraf makinelerimizi yürüyüş sırt çantalarımız yüklenip alabalık çiftliğine yürüyoruz. Yol boyunca güzelim doğanın içinde bir kanser dokusu gibi duran teneke bira kutuları moralimizi bozuyor.


Dere kenarında, ıhlamur ve kayın ağaçlarının altındaki masamızda kaşarlı mantarlı fırında alabalığımızı getiriyor yaşından büyük gösteren yaşmaklı Anadolu kadını. Ne içersiniz sorusuna ben – bira var mı? diye sorunca yüzündeki o muzip ifadeyi anlatmama imkan yok
.
Yenice Ormanları yürüyüş parkurları, her seviyedeki yürüyüşçüye hitap edebilmek amacıyla üç farklı kategoriden oluşuyor: birkaç saatlik kolay parkurlar (kısa), 4-6 saatlik günübirlik yürüyüşler ve 2-6 günü kapsayan uzun rotalar.
Parkurun en uzun bölümü, Kent Ormanı-Arboretum arasındaki 5 gün süren 77 kilometrelik rota. Söz konusu parkur, Yenice Ormanları’nın göletler, yayla ve anıt ağaçlar, Arboretum gibi farklı bölümlerinden geçerek tüm coğrafya hakkında bilgi ve gözlem yapmanıza olanak tanıyor. Ayrıca Küçük ve Büyük Şeker kanyonu geçişleri ile Kızılkaya-Karakaya arasındaki 63 kilometrelik yürüyüş rotası parkurun en güzel bölümlerini içeriyor. 





Bizim bulunduğumuz nokta İncebacaklar Köyü-Şekermeşe (14 km) yürüyüş parkurunda. Yemekten sonra bu parkura vuruyoruz kendimizi. Sonbaharın tüm renkleri başımızın üzerinde ve ayaklarımızın altında. Büyük bir keyifle yürüyoruz. Bir noktadan sonra “ Emval ve kesim çalışmaları” nedeniyle ormana girilmemesi yolunda bir uyarı görüyoruz. Görevli kimse yok. Devam edelim mi etmeyelim mi diye düşünürken dağ tarafından çalışma sesleri geliyor, dere yataklarından yola yuvarlanmış tomrukları da görünce başlayan yağmuru da bahane edip otelimize dönüyoruz. Kuzineyi yakmışlar, lobi sıcacık, çaylarımızı alıp yağan yağmur altındaki dağları seyrediyoruz.
Akşam mercimek çorbası, saç kavurma, pilav, yoğurt ve kavundan oluşan tabldotumuzu yedikten sonra kuzine başına yerleşiyoruz. Gündüz yol sorduğumuz Endemik Turun yürüyüş gurubuda döndü. Yemekten sonra sazlarını çıkarıp türkülere geçtik.
Otelin işletmecisi Ünal Bey’den bahsetmek istiyorum biraz. 1936 doğumlu 81 yaşında bir ihtiyar delikanlı. Mimar, eski milli bisikletçi ve halen bisiklet federasyonunun doğal delegesi. Yalova’da yaşıyor. 2011 yılında bu bölgedeki dağ bisikleti yarışları sırasında keşfetmiş bölgeyi ve bu evi satın almak istemiş. Sahibi satmayınca kiralamış. Mülk kendisinin olmayınca esaslı bir yatırıma girmemiş yin ede büyük bir para harcayarak derme çatma bir şeyler yapmış. Halen dağ yürüyüşü ve Kanyoning guruplarına rehberlik ediyor.
Ünal Bey’e ertesi günü yapacağımız program için görüş soruyoruz. Amacımızın fotoğraf çekmek olduğunu söylüyoruz. Bize Arboretum’u öneriyor.
Sabah kalktığımızda hafiflese de yağmur devam ediyor. Kahvaltı sonrası bu kez Şeker Kanyonu içinden geçen yoldan iniyoruz.  

 

Şeker Kanyonu

Kanyon Şeker mevkiinden başlayıp 6,5 km içeriye uzanıyor. İki kilometresinden yol geçiyor sonraki 4,5 km lik bölüm kanyoning için uygun. Zamanımızın kısıtlı olması, yağmur ve yükselen su seviyesi nedeniyle biz kanyona giremedik. Kanyoning için Ağustos ayının uygun olduğunu söylüyorlar.  Kanyonda yer yer zorlu geçişler ve daralmalar olup, bazı yerlerde yüzmek zorunlu hale gelmekte. Kanyon yüksekliği 100 metreden başlayıp 250 metreye kadar yükselmekte.
Yenice karayoluna çıktıktan sonra sağa dönüyoruz ve 300 metre sonra gelen köprünün hemen yanından, sağa Kuzluk Köy yoluna sapıyoruz. Kuzluk köyüne kadar asfalt yoldan gittikten sonra köy çıkışıyla birlikte yol stabilizeye dönüyor bir süre sonrada orman yoluna. Yol sonbaharın tüm renklerine bürünmüş yapraklardan oluşmuş bir yorganla kaplı. Rüzgar estikçe ağaçlar rengarenk konfetiler gibi yaprak döküyorlar. Zaman zaman durup kısa fotoğraf molaları veriyoruz. Bir süre sonra yağmur nedeniyle yol zorlaşıyor özellikle keskin virajlarda Dacia Sandero Stepway’imizle resmen off-road yapıyoruz.








Yolun genişlediği ve ikiye ayrıldığı yerde eski orman işletme binasını görüyoruz. Arboretum karşımızda. Kendine has bir mikro klimaya sahip olan Yenice Ormanları’nın en önemli bölümü, kuşkusuz anıt ağaçların bulunduğu Arboretum alanı. Suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğinin ürünü olan anıt ağaçlar, bu doğa harikasının en değerli hazineleri arasında. Türlerinin diğer örneklerine göre olağanüstü çap ve boya ulaşan bu nadir ağaçlar, ‘Tabiat Anıtı’ olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmış. Çevreleri 2 ila 7 metre, boyları ise 18 ila 30 metre arasında değişen Istıranca meşesi, Türk fındığı, porsuk, Kafkas ıhlamuru, dağ karaağacı ve akçaağaçlarıyla Yenice Ormanları, bir açık hava müzesi konumunda.

Anıt Ağaç: Türk Fındığı
Çap: 90 cm, Çevresi: 220 cm Rakım: 1120 m

Aracımız burada bırakıp Subatan yaylasına doğru 2 km kadar yürüyeceğiz. Muhteşem manzaralar ve yağmur eşliğinde anıt fındık ağacına kadar yürüyoruz, yolun sonrası yoğun bir sisle kaplı daha fazla ilerlemeyip telefonun çekmediği bu alanda riske atmak istemiyoruz ve aracımıza dönüyoruz. Tırmandığımız yolu yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara iniyoruz.


29 Ekim 2017
Yazı ve Fotoğraflar: Mehmet Cengiz TÜMER
Kaynakça: www.yenice.gov.tr
Meraklısına Notlar:
Genel Bilgiler
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), 1999 yılında Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik açısından en değerli ve acil olarak korunması gereken 100 orman alanını belirleyerek bunları “Avrupa Ormanları’nın Sıcak Noktaları” olarak tanımladı. Karabük ili sınırlarındaki Yenice Ormanları, Türkiye’de bulunan bu 9 sıcak noktadan birini oluşturuyor. Tropik bölgeler dışında dünyanın ender coğrafyalarında rastlanan el değmemiş anıtsal ağaçları ve özgün ekosistemiyle bu harika doğa alanı, biyolojik çeşitlilik bakımından son derece zengindir.
Kuşkusuz Yenice Ormanları’nın en önemli bölümü, anıt ağaçların bulunduğu ‘Tabiat Koruma Alanları’ ve Arboretum sahasıdır. Bu bakir orman dokusunda çok çeşitli ağaç türlerinin bir arada bulunması, bunların bazılarının dünyada ender görülen çap ve boya ulaşmaları, yaban hayatı çeşitliliği, koruma alanları yaratılmasının başlıca gerekçeleridir. Yemyeşil vadilerin, yalçın zirvelerin, suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliğinin yansıması olan anıt ağaçlar, bu doğa harikasının en değerli hazineleri arasında yerini alıyor.
Rota Hakkında
Karabük Valiliği ve Yenice Kaymakamlığı tarafından oluşturulan proje 2009 yılı Ekim ayında uygulamaya geçirildi. 210 kilometre boyunca işaretlenen yol üzerindeki 21 parkur, alternatif güzergahlarla birlikte toplam 396 kilometreye ulaşıyor. Yürüyüş parkurları günübirlik, kısa ve uzun olmak üzere 3 kategoride toplandı. Parkurlar genellikle orman yolu ve patikalardan oluşuyor. Ayrıca 292 kilometrelik dağ bisikleti rotası mevcut.
Patikalarda 50 metre, orman yollarında ise çevreyi kirletmeme adına 400 metre aralıklarla uluslararası platformda ‘grande randonnee’ olarak bilinen sisteme uygun kırmızı-beyaz işaretler konularak yürüyüşçülerin işi kolaylaştırıldı. Rotaların belirginleşmesi için işaretlerin yanı sıra başlangıç ve bitiş noktalarına ve birçok kavşak noktasına tabelalar yerleştirildi. Ayrıca her parkurun tanıtılarak harita ve GPS koordinatlarının verildiği Türkçe ve İngilizce rehber kitapçıklar hazırlandı. Kitabı elektronik ortamda Yenice Kaymakamlığı’nın web sitesinde bulabilirsiniz.
Konaklama
Yenice ilçesindeki oteller, Kent Ormanı’nda pansiyon ve İncebacaklar köyünde aile pansiyonculuğu konaklama olanaklarının başında geliyor. Yenice’ye 40 km. mesafedeki Safranbolu’da zengin konaklama seçenekleri var. Kent Ormanı, Darıyazısı, Şekermeşe, Sorgun Yaylası, Karabük Eğriova Göleti ve Arboretum alanında kamp yapmak mümkün.
Yenice
Safranbolu
En İyi Sezon
En iyi sezon Nisan-Kasım ayları arasındaki dönem.
Ulaşım
Yenice, Karabük’e 32 kilometre mesafede yer alıyor. En yakın havaalanı Zonguldak-Çaycuma. İstanbul ve Ankara’dan Karabük’e otobüsle ulaşabilirsiniz. Karabük-Yenice arası minibüsler işliyor ama nostaljik bir tren yolculuğunu da tercih edebilirsiniz.
İstanbul’dan Yenice’ye gelmek için İstanbul-Bolu-Gerede-Eskipazar-Karabük veya Bolu-Yeniçağ-Mengen-Gökçebey güzergahlarını kullanabilirsiniz. Ankara’dan ulaşım ise Gerede-Eskipazar-Karabük üzerinden sağlanıyor.
  • Avrupa Turizm Yenice : (0370) 7661598
  • Safran Turizm Yenice : (0370) 7663588 (www.safranturizm.com)
  • Karabük Tren Garı : (0370) 4241549
  • Yenice Tren Garı : (0370) 7661092
En İyi Parkurlar
Yenice’ye konuk olanlar, yaşlı ve sert ağaç malzemeden yapılan baston ve tahta kaşık gibi hediyelik eşyaları satın alabilirler. Tarih meraklıları ayrıca 40 km. uzaklıktaki eski konaklarıyla ünlü Unesco Dünya Mirası Safranbolu’yu ve 68 km. mesafedeki Eskipazar ilçesinde Paphlagonia’lılardan kalma Hadrianoupolis antik kentini gezebilirler.
7 Günlük Yürüyüş Önerisi
  1. Gün :İncebacaklar Köyü-Şekermeşe (14 km)
Şekermeşe eski orman tesisinde kamp
2.            Gün : Şekermeşe-Meyri-Eğriova Eskipazar (Yalakkuz) Göleti (15 km)
Gölet kenarında kamp
3.            Gün :Eğriova Eskipazar Göleti-Sorgun Yaylası (17 km)
Yaylada kamp
4.            Gün : Sorgun Yaylası-Keltepe zirve-Eğriova Karabük Göleti (12 km)
Gölet kenarında kamp
5.            Gün : Eğriova Göleti Karabük-Subatan Yaylası (12 km)
Yaylada kamp
6.            Gün : Subatan Yaylası-Arboretum (7 km)
Anıt ağaç gezisi ve eski orman işletme tesisinde kamp
7.            Gün :Arboretum-Kuzluk Köyü (7 km)
Anıt ağaç gezisi ve Yenice-Karabük anayolundan dönüş
İletişim
Karabük-Yenice Kaymakamlığı
Tel : 0370 766 11 00
Fax: 0370 766 11 93
Rehber kitabı edinmek ve her türlü sorunuz için yenice@yenice.gov.tr adresine e-posta gönderebilirsiniz.
Harita
Haritanın üzerine tıklayarak biraz daha büyütebilirsiniz.