25 Şubat 2014 Salı

BİR PİZZACININ PEŞİNDEN: NAPOLİ, POMPEİ


BİR PİZZACININ PEŞİNDEN: NAPOLİ, POMPEİ
BÖLÜM.1



KendinGez felsefesini uyguladığımızdan bu yana seçtiğimiz rotaların çoğunun bir başlangıç öyküsü var. 17 Şubatta başlayıp 23 Şubatta biten gezimiz Napoli, Pompei, Sorrento, Positano ve Amalfi için de öyle.



Önce Napoli'den başlayalım isterseniz.
Bugünden yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce eşim televizyonda zaplarken; kanalın birinde pizza tarifi veren bizim ünlü şeflerimizden Batuhan PIATTI'nin programına denk geliyor ve o kanalda kalıyor. Batuhan şef programın bir bölümünde Napoli'deki meşhur pizzacı Pizzeria Da Michelle'den bahsediyor. Programın bitiminden donra merak eden eşim Tanrı Google'a soruyor Da Michelle'yi. O da tüm bilgi, belge ve videoları döküyor eşimin önüne. Ve eşim için bir hedef oluyor Napoli'ye gidip Da Michelle'de pizza yemek.

Ben de geçtiğimiz Nisan ayında Tire Diyaliz Merkezinde çalıştığım bir gün dersimiz çalışıp 6 gece 7 günlük bir program çıkarıyorum. Tabii programı yaparken sadece Pizzacıyı değil Güney İtalya'nın en gözde tatil bölgeleri olan Pompei, Sorrento, Positano ve Amalfi'yi de dahil ediyorum, yani bir taşla altı kuş.:) İş kalıyor uygun uçak bileti ve kampanya beklemeye, çok da beklemiyoruz. Mayıs ayının başında Pegasus kampanya yapıyor ve biz anında biletleri kapatıyoruz. ( 1 kişi İzmir / Roma / İzmir: 385.00 TL ) Arkasından konaklamayı programlamamız gerekiyor; gidiş gönüş Roma'dan olacağı için İndiğimiz gün ve döneceğimiz gün ve Pompei gezisi sonrası Roma da konaklamamız gerekiyor, diğer üç gün için de Sorrento'yu merkez üs seçiyoruz. Ve ardından booking. com. dan rezervasyonlarımızı yaptırıyoruz. ( Roma için 3* merkezi şehir oteli kahvaltı + şehir vergisi dahil kişi başı 40 €, Sorrento için kahvaltı dahil kişi başı 27 € )
17 Şubat 2014 ten 10 gün önce herşey tamam. Şimdi ayrıntılı program yapma zamanı. İstanbul'a skype ile bağlanıp Canburakla birlikte tren saatlerine kadar detaylı bir çalışma yapıyoruz. Tüm bineceğimiz tren seferleri, bilet fiyatları, müzelerin giriş ücretleri, Capri için Feribot seferleri bile detaylı bir şekilde programlandı. :)

!7 Şubat günü saat 08.05 te İzmir ADB'den kalkıp İstanbul SAW aktarmalı İtalya saatiyle 14.00 da Roma'ya iniyoruz. Otelin gönderdiği taksi ile doğrudan otelimize geçip yerleşiyoruz. Otelimiz şehir merkezinde Platza Venice, Platza Novano ve Aşk Çeşmesi üçgeninin ortasında. Önce Roma Termini'ye gidip Roma - Pompei, Pompei -  Napoli - Roma tren biletlerimizi alıyoruz. ( Roma - Pompei: 13 €, Pompei - Napoli: 2,5 €, Napoli - Roma: 11.80  €/kişi ) Sabah trenimiz 07.49 dönüş trenimiz 16.48 de. Bunlar Regional diye tanımlanan trenler ve ucuzlar.

***Önemli Not:  Roma'dan kalkan tren saat 10.00 da Napoli Centrale / Garibaldi istasyonuna varıyor, buradan  10 dakika sonra kalkacak Salerno trenine aktarma yapmanız gerekiyor.
Sabah kahvaltı sonrası taksi ile Roma Termini'ye geçiyoruz ve Perondaki trenimize yerleşiyoruz. Bizim tren Napoli'ye 5 dakika rötarlı geldi ve biz koşa koşa Salerno treninin 9 nolu peronuna geldiğimizde tren yoktu. Öğrendik ki Salerno hattında problem olduğu için tren iptal olmuş. Allah'tan ki olmuş. Daha sonra öğreniyoruz ki bu treninin duracağı Pompei istasyonu ile bizim inmemiz gereken Pompei Scavi istasyonu farklı istasyonlarmış. Bizi bir kat alttaki Circumvezüviana hattına yönlendiriyorlar. Bu trenİtalia'dan farklı yerel bir banliyö treni. Kişi başı 2.40 tan yeniden biletlerimizi alıp trene biniyoruz. Tren tıklım tıklım dolu, ayaktayız,ve ter kokuyor, sanırım yazın korkunç oluyordur. 30 dakikalık bir yolculuktan sonra Pompei Scavia'da iniyoruz ve Pompei'nin Porta Marina kapısından giriş yapıyoruz. (Pompei girişi 11 €/kişi )





23 Ağustos 79 yılında önce bir kaç gün kül üfleyen ardından şiddetli patlamalarla lav ve kayalar yağdıran Vezüv 200.000 kişinin yaşadığı şehri bir anda yok ediyor. İnsanlar lavlar, kayalar ve çoğunlukla da kükürt dioksit gibi zehirli gazlar sonucu boğularak ölüyor. Ardından tüm cesetleri ve şehri kalın bir kül tabakası kaplıyor ve taşlaşıyor. 2000 yıl sonra Pompei keşfedilip kazılar başladığında insanların en son halleri, ile taşlaşmış bedenleri hatta fırında son pişirilen ekmek bulunuyor.


Geniş bir cadde, yüksek kaldırımlar ve yaya geçidi

Fırın




Terme Scablane



Pompei çok geniş bir alana yayılmış. Harita olmadan dolaşmak zor. Girişten harita alabilirsiniz. Şehir geniş ana caddeler  ve dar sokaklarla ızgara şeklinde işlenmiş. Taş döşeli yolların her iki yanında yüksek kaldırımlar var. Özellikle yolların kesiştiği kavşak noktalarında ya da uzun caddelerin ortalarında bizim yaya geçidine benzeyen ama yoldan kaldırım İşte bu yüzden yüksekliğinde taşlar var. Öğreniyoruz ki Pompei'nin canlı olduğu dönemlerde evlerin atık suları ve kanalizasyonları dışarı akarmış.  İşte bu yüzden insanlar rahat yürüyebilsin ve karşıdan karşıya geçebilsin diye bu yapılanma hayata geçirilmiş. Yerde döşeli taşların aralarında döşenmiş, serpiştirilmiş küçük beyaz taşlar var. Bunlar da aytaşı denilen aydınlatmanın olmadığı sokaklarda ay ışığı ile kedigözü gibi işlev gören taşlar.

 Porta Marina'dan giriş yapıp önce hafif bir tırmanışla Venüs Tapınağı ve Basilica'dan geçip Forum alanına ulaşıyoruz. Forum alanından sola döndüğünüzde sol kolunuzda kalan ve buluntuların sergilendiği Granai del Foro ve Mensa Ponderaria'da taşlaşmış insan bedenlerini görebilirsiniz.. Sola devam ettiğinizde Terme del Foro yani Forum hamamına ulaşırsınız. Bu arada bir çok ev ve aşevlerini de görmeniz mümkün.  Lupanare/ Genelev ( 39 ) 'ye gelmeden iki büyük caddenin kesiştiği noktada Terme Scablane'yi( 40 ) göreceksiniz. Burası da bir hamam ve SPA merkezi. Bunun hemen yanından sağdaki dar sokağa girdiğinizde 8 odalı genelevi göreceksiniz. Her odanın içinde yüksekçe bir kerevet şeklinde taş yatak, her odanın kapısının üzerinde hangi seks pozisyonunda hizmet verdiğini gösteren bir resim var.



Lupanare

Üçgen forum


Lupanare'den çıkıp tekrar Teme Scablane'den aşağıya indiğimiz zaman Foro Triangulare ( Üçgen Forum), Büyük amfi tiyatro, Isıde Tapınağı, Tiyatro Porticosu ve Odeon'un bulunduğu bölgeye gelirsiniz.  Anfi tiyatrodan çıkıp sola yukarı tırmandığınızda Terme Scablane'nin karşı köşesindeki blokta  duvar sıvaları ve duvar resimleri halen canlı bir şekilde duran bir kısmında restorasyon çalışmalarının devam ettiği şehrin zenginlerine ait villalar ve ressamlar evi sizi büyüleyecek.

Pompei gezimizi , kuzeyden gelen öğrenci guruplarının askılı bluz, şortlar ve parmak arası terliklerle dolaştığı oldukça sıcak bir şubat gününde tamamlıyoruz. Girdiğimiz Porta Marina kapısını bulup tren istasyonun yanındaki kafede soğuk bir bira molası veriyoruz.
NOT: Buradaki hediyelik eşya satıcılarından bir şey almayın. İçinde DVD si bulunan ve üzerinde 25 € etiketi bulunan Pompei kitabını pazarlıkla 15 € aldık diye sevinirken aynı kitabı Sorrento'da 10 € ya gördük.:(

Kahve molası sonrası Circumvezüviana ile Napoli Centrale sonra da 16.48 treni ile Roma'ya dönüyoruz.







28 Ocak 2014 Salı

ÖZGÜRLÜĞÜN BAŞKENTİ ; AMSTERDAM

ÖZGÜRLÜĞÜN BAŞKENTİ AMSTERDAM



19 Kasım sabahı 05.50 de Pegasus ile Sabiha Gökçen'e uçuyoruz. Saat 08.00 de Canburakla buluşuyoruz. Artık ekip tamamlandı, saat 10.20 de ki Amsterdam uçuşumuz için beklemeye başladık.

Türkiye saati ile 13.00 de yağmur sonrası bir Amsterdam öğlenine iniyoruz. Havaalanından merkeze gitmek için bir kaç seçenek var. Shuttle, taksi ya da tren. Biz  tren biletimizi alıp bir kat aşağıdaki perondan trenimize biniyoruz. Yaklaşık 30 - 35 dakikalık bir yolculuktan sonra Amsterdam'ın suya çakılan kazıklar üzerine yapılan istasyonu Amsterdam Centraale'ye iniyoruz. Kalacağımız otel istasyona yürüme mesafesinde. Valizlerimizi sürükleyerek istasyondan çıkıp, karşıya geçiyoruz, yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra otelimize varıyoruz.

Yarım saatlik bir odaya yerleşme, ihtiyaç molasının ardından lobide buluşuyoruz. İlk rotamız otelimizin hemen arkasında kalan DAM meydanı. Meydana çıkan yolda Noel çarşısı için hazırlıklar yapılıyor. Dam meydanı Madam Tussauds müzesi, De Nieuwe Kerk kilisesi, National Palace'in yer aldığı bir meydan. Adeta Amsterdam'ın merkezi. Buradan tramvaylar ile şehrin istediiniz bölgesine ulaşabiliyorsunuz. Bir kaç blok ötesi Red Light Disrict. Meydanı şöyle bir kolaçan edip bir kaç kare fotoğraf aldıktan sonra Madame Tussaud'a yöneliyoruz. Amsterdam'a gelmeden önce Canburak'la birlikte yaptığımız araştırmada Amsterdam kart almanın karlı olacağını görmüştük. Madame Tussaud müzesinin danışmasından kartın Amsterdam Centraale'deki turizm danışmadan satıldığını öğreniyoruz. Canburak ile Esra'yı ( gençleri ) Kart almaya gönderiyoruz. Bizler de Madame Tussaud'un yanındaki bizim Kıbrıs Şehitleri caddesini andıran ve lüks mağazaların olduğu sokağı adımlıyoruz.

Yeri gelmişken AmsterdamCard  hakkında bilgi vereyim. 24, 48 ve 72 saatlik kartlar var. Biz 48 saatlik aldık. Bir kişilik AmsterdamCard 52 €. Bu kartla toplu ulaşımdan sınırsız ve ücretsiz yararlanıyorsunuz, 15 €'luk kanal turu ücretsiz, 34 müze  ücretsiz ( Rembrandt House Museum, Van Gogh Museum, De Nieuwe Kerk dahil ), Madame Tussaud, Rijkmuseum, The Amsterdam Dungeon'da ve birçok yiyecek, içecek, müzik mekanında %25 indirim var. Yeküne vurduğunuzda karlı oluyorsunuz.

Gençler gelince Madame Tussaud'a giriyoruz. Yaklaşık 2 -3 saat müzeyi geziyoruz. Bir çok ünlü devlet adamı, sanatçı, sporcu ile hoşça vakit geçirip fotoğraf çektiriyorsunuz. Biz ekip olarak çok keyif aldık. Çıktığımızda gençler The Amsterdam Dungeon' girmek istediler. Yaklaşık bir saat süren bir etkinlik. Bizim lunaparklardaki korku tünellerinin daha detaylısı ve Hollanda'nın tarihine uyarlanmışı imiş. Aydan'ın klastrofobisi nedeniyle biz girmedik ve gençleri gönderdik. Bizler Amsterdam'ın DAM meydanı civarındaki sokaklarda kaybolduk, yorulunca Mc Donalds'a oturup kahve molası verdik. Yağmur sonrası Amsterdam sonbaharında, sonbaharın sarı, kızıl yaprakları ile renklenmiş küçük ve sevimli meydanlarını dolaştık. Hava kararınca ve karnımız acıkınca yemek için mekan aramaya başladık. Hollanda'nın özel kendine özgü bir mutfağı yok. Bu nedenle daha çok Arjantin steakhouse'lar her yerde. Biz de bunlardan birini gözümüze kestirip akşam yemeğine oturduk.  Sıcakkanlı garson kızımızla sohbet ettiğimiz de onun da ne Hollandalı, ne de Arjantinli olmadığını İtalya'dan geldiğini öğrendik. Mc Lucahan'ın dediği gibi dünya artıl küresel bir köydü.

Akşam yemeğinden sonra bir kaç blok ilerdeki Red Light Disrict'e yani kırmızı fener sokağına gidiyoruz. Canburak'tan kesinlikle fotoğraf çekmememiz doğrultusunda uyarıyı alıyoruz. Burada gece çalışanların bir kısmı gündüz normal hayatını süren, okuluna giden kişilermiş. Saat erken olduğu için vitrinlerin çoğu kapalı idi. Açık olan bir kaç vitrinden gördüğümüz kadarı ile sokağa kapısı olan bir mağaza vitrini düşünün,oda da bir yatak, bir sandalye, bir de bikinisi içinde müşteri çekmeye çalışan bir hatun var. Müşterisi ile anlaştığı zaman perdeyi çekiyor, kırmızı feneri ( lambayı ) söndürüyor. Kanal boyunca uzanan iki ana cadde ve bu caddeler arasındaki iki kişinin yan yana zor geçtiği daracık sokaklarda bu aktivite sürüyor. Bu bölgenin bir diğer özelliği de CafeShop'lar. Yani haşhaş, esrar ve marjuhana ve uyuşturuculu keklerin serbestçe satıldığı mekanlar. En ünlüleri de BULDOG Cafe shop. 3 - 4 tane şubesini gördüm. Bir kek alıp yedi, kişi paylaşıyoruz. :) Sokaklarda, özellikle bu cafe shop'lara yakın bölgelerde ot kokusunu yoğun bir şekilde alıyorsunuz. Hava soğudu, yağmur hafiften atıştırmaya başladı ve yorulduk. Artık otelimize dönüp istirahat zamanı.

İkinci günün programı saat 10.00 da kanal turu ile başlayacak, ardından Van Gogh Museum, Vondelpark zaman kalırsa Rijkmuseum, Rembrandt House Museum, Çiçek pazarı, De Nieuwe Kerk' teki MİNG sergisi.

Kaldığımız otel, Amsterdam Centraale'nin hemen karşısında, kanal turu yapan botların kalktığı kanalboyunca uzanan ana cadde üzerinde. Hemen karşımızda Amsterdam Centraale'nin yanında 2500 bisikletlik, iki katlı bisiklet parkı ve kaldırımlar bisiklet ile dolu. Sabah uyandığımızda pencereden dışarı baktığımızda otelin hemen önündeki bisiklet yolundaki bisiklet trafiği baş döndürücü. İkinci gün güzel bir havaya uyanıyoruz. Güneş bulutların arasından Amsterdam sokaklarını pırıl pırıl aydınlatıyor. Kahvaltı sonrası Kanal turu yapmak için hemen otelimizin karşısındaki iskeleye geçiyoruz. Turlar saat 10.00 da başlıyor ve bir saat sürüyor. Panoramik tavana sahip uzun teknelerle yapıyorsunuz, dahili anonstan bilgilendirme yapılıyor. Pırıl pırıl bir havada başlayan turun sonuna yaklaşırken yağmur bulutları dolduruyor gökyüzünü, güneş kaybolunca hava daha bir serinliyor. Amsterdam Centraale'den 2 nolu ( 5 numara da gidiyor ) tramvaya binerek Vangogh Museum, Rijksmuseum ve Vondelpark'ın olduğu bölgeye gidiyoruz.Yağmur gelmeden Vondelpark'ta kısa bir gezinti yapıyoruz. Sonbaharın renkleri ile park daha bir güzel. Ardından Van Gogh museuma giriyoruz. Keyifli bir gezinin ardından museumshop'tan fincan koleksiyonum için iki kişilik bir fincan takımı ve hediyelik eşyalar alıyoruz.

Zamanımız daraldığı için Rijksmuseum'a giremiyoruz. Biliyoruz ki buraya girdiğimiz da tüm günü burada geçireceğiz ve programın geri kalanını yapamayacağız. Özellikle Esra çiçek pazarına gitmeyi çok istiyor. Yağmur henüz başlamadı. Yağmurdan önce çiçek pazarını planlıyoruz ne de olsa diğer gideceğimiz yerler kapalı mekan. 14 nolu tramvayla çiçek pazarına gidiyoruz. Lale soğanları ve Esra'nın listesine yazdığı bir kaç tohumu alıyoruz ve yağmur başlıyor. Uzun bir beklemeden sonra 14 nolu tramvayla tekrar DAM meydanına dönüyoruz ve De Nieuwe Kerk' teki MİNG sergisi'ne giriyoruz. Çok değerli, eşi bulunmaz eserler sergileniyor. Sanırım meraklısı için paha biçilmez bir sergidir ama biz sadece bilgilendirme panolarındaki bilgilerle yetiniyoruz. MİNG sergisinden çıktığımızda hava artık kararmıştı soğuyan havayla birlikte yağmur da ince  ince yağıyordu. Bugünkü programımızın sonuna gelmiştik, sırada Rembradt'ın yaşadığı ev vardı. Rembrandtplein yakınlarındaki müzeye ggünün son ziyaretçileri olarak girdik. Rembrandt'ın soluduğu havayı solumak, çalışma ortamını ve eserlerini görmek eşsiz bir deneyimdi. Bir fotoğraçı olarak hayran olduğum " Rembrandt ışığı" nı yerinde gördüm. Daha doğrusu Rembrandt'ın çalıştığı kuzeye bakan odasının yüksek pencerelerinden süzülüp gelen ışığı hayal ettim.

Madame Tussaud


Kanal Turundan




Vondelpark




VanGogh Museum


Rembrandt House



Biraz önce yağan akşam yağmurunun ıslattığı, noel ışıklarının aydınlattığı Amsterdam sokaklarında yürüyerek tekrar DAM meydanı civarına geldik, bu akşam da başka bir mekanda yemeğimizi yedik Karşımıza çıkan bir marketten Hollanda peyniri ve şarap alarak geceye oteldeki odamızda devam ettik.


Yarın Amsterdam'dan ayrılıp trenle önce Antwerpen sonra da Brugge'ye yolculuk...







16 Temmuz 2013 Salı


FADO'NUN BAŞKENTİ : LİZBON
( ON YIL SONRA...)

On yıl önce ERA EDTA Kongresi için gittiğim ve benim ilk yurt dışı deneyimim olması nedeniyle benim için önemli Lizbon için tekrar yollardayız.
Belki ilk kez yurtdışına çıkmanın verdiği heyecan belki Lizbon aşığı rehberimiz İlgihan'ın bize Lizbon'u sevdirme çabası nedeniyle Lizbon'un benim için ayrı bir önemi vardı. Bu on yıl içinde eşim Aydan'ı Lizbona götürmek benim için hep bir hedef oldu. Lakin 1700.00 TL'den aşağı düşmeyen uçak bileti fiyatları nedeniyle hep ertelemek zorunda kaldım.
Eylül ayında THY 99 €'ya kampanyalı avrupa uçuşları başlatınca hemen THY sitesine girdim ve Lizbon'un da ismini kampanya dahilinde görünce dünyalar benim oldu.
Hemen ekibi oluşturduk. Ben rehberlik yapacağım sevgili dostum Hakan KILAVUZ'da tercümanlık yapacak. Saat 20.00 de üç aile telekonferans sistemi açık internetin başına geçtik maceralı bir süreçten sonra saat 23.00 de kampanyalı sekiz bileti 03 - 06 Şubat 2013 için almayı başardık. Daha önceki deneyimlerimden ve Lizbon'u bilmem hasebiyle Hostelworld'den Lizbon'un merkezinde Baxia'da hostelimizi de ayarladım. ( Travellers house )
Uçuşumuz Atatürk Hava Limanından olacağı için biz bir gün önceden İstanbul'a oğlumuz Canburak'ın yanına gittik. Böylece hem onu görmüş olduk hem de ona götüreceğimiz ıvır zıvırı aracımızla götürmüş olduk. Canburak ertesi gün sabah bizi havalimanına bıraktı , bizde ekibin diğer yarısı ile dış hatlarda buluştuk. Yaklaşık 4,5 saatlik keyifli bir uçuştan sonra Lizbon'a indik.
On yıl sonra bendeki ilk izlenim hava alanının modernize edilmiş olmasıydı. Eski havaalanı terminaline yeni terminal binası eklenmiş. Yer döşemelerinden eski ve yeni binaya geçişi fark edebiliyorsunuz. Güler yüzlü pasaport polisi ile neşeli bir sohbetten sonra Lizbon'a giriş yaptık.
Hostelimize metro ile ulaşacaktık. Önce havalimanından kırmızı hatta binip bunun son durağı San Sebastio'da inip mavi hatta geçip Baxia-Chiao'da inecektik. Metro bileti için bilet makinelerini anlamaya çalışırken unların bilet makinesi değil dolum makinesi olduğunu keşfettik, bu kez kart bulma arayışındayken metrodan çıkış yapan muhtemelen Lizbon gezisini bitiren bir gurup bize kartlarını teklif etti ve tesadüftür ki yedi kişiye yedi günlük kart denk geldi.
Hostelimiz kentin "historical center" denilen bölgesinde Rua Augusta üzerinde gezilecek hemen hemen her yere yürüyüş mesafesinde ve metro istasyonuna çok yakın bir noktadaydı.. Güler yüzlü ve oldukça konuşkan ve esprili genç birkız karşıladı. Odalarımızın temizlendiğini ve hazırlandığını, yarım saatlik bir işi olduğunu söyleyince tüm eşyalarımızı hazır olan bir odaya kapatıp, zaman kaybetmeden kendimizi Lizbon'un sokaklarına ve meydanlarına atıyoruz. Rua Augusta'nın sonunda Praça de Cemmercial Baxia var. Hemen Tajo Nehrinin kıyısında ortasında Colomb anıtının bulunduğu Rua Augusta'ya görkemli bir kapıyla bağlanan geniş bir  meydan.


Rua Augusta'nın Praça da Commercial Baxia'ya açılan ucunda her ayın bir pazar günü kurlan küçük portatif dükkanlardan oluşan pazarına dalıyoruz. Yerel ürünlerin satyıldığı pazarda bizim pastırmaya benzeyen domuz sucuğunu tadıyoruz, bizim sana böreğine benzeyen unlu mamülünden alıp atıştırıyoruz, buraya özgü GİNJA adı verilen Vişne likörünü tadıyoruz. ( 1 shot = 1 € )


Pazardan ayrılp yönümüz Rua Augusta'nın diğer ucuna çeviriyoruz. Hedefimizde Praça da Rossio ( praça da IV. Pedro), Praça da Figuere ve Praça da Restearodos üzerinden geçip Avendia Liberdata'nın hemen girişindeki dik bir yokuşta konuşlanmış tarihi funikülerle Bario Alto'ya çıkmak ve orada Cafe Brasilia'da bir kahve molası vermek ve San Justa ( Gloria ) asansörü ile tekrar Baxia'ya inmek var.


Praça da Rossio, ulusal opera binası, tiyatro binası ve modern alışveriş merkezlerinin çevrelediği ortasında iki güzel havuzun bulunduğu geniş bir meydan. Praça da Figuere de Rossio'nun hemen bir blok paralelinde çevresinde daha çok kafelerin bulunduğu kültür ağırlıklı bir meydan. Kış olması nedeniyle bu gelişimizde çok sessiz ve renksizdi ama on yıl önce geldiğimde burası sokak müzisyenlerinin konser verdiği rengarenk cıvıl kafelerin bulunduğu keyifli bir meydandı.
Ağılıklı olarak restoranların bulunduğu ( Hard Rock Cafe de bu meydanda ) praça da Figuere'den karşıya geçip funikülere yöneliyoruz. Ama bizi tatsız bir sürpriz bekliyor. Ya arıza nedeniyle ya da elektrik kesintisi nedeniyle funikülerin çalışmadığını öğreniyoruz, önümüzdeki yaşlı Portekizli amcadan cesaret alıp dik yokuşa kendimizi vuruyoruz.




Lizbon da İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş bir şehir. Bairo Alto da bu tepelerden biri. Şehrin eğlence merkezi. Barların, restoranların, kafelerin ve Fado kulüplerinin bulunduğu bir mekan.
Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa’nın da zaman zaman takıldığı Cafe Brasilia da soluklanıyoruz. 


Gün batımını Asansör Gloria'da yakalamak için kalkıyoruz. Daracık sokaklar ve küçük meydanlar arasında sora sora asansörün girişini buluyoruz. Seyir terasından batan güneşin kızıllığı ile daha kızıllaşan kırmızı kiremitleri nedeniyle kırmızı çatılı kent olarak anılan Lizbon'u seyrediyoruz. Karşımızda Castello de Sao Jorge’nin kızıla boyanmış surları ve kuleleri duruyor


 Mavi aydınlıkta yola çıkmış dev bir cruise gemisi Tajo nehrinde ilerliyor. Güneşin batması ile hava iyice soğuyor. Hediye günlük biletlerimizi bir kez daha kullanıp , asansörle Baxia'ya iniyoruz. ( Asansör 3.60 € )






Şimdi hostelimize gidip odalarımıza yerleşme zamanı. Bir saat sonra lobide buluşmak üzere herkes odasına çıkıyor.
Bir saat sonra lobide buluştuğumuzda güler yüzlü ve konuşkan genç resepsiyonistimizden yemek için yer önerisi alıyoruz. Bairo Alto'da bir restoran tarif ediyor ve bizi bu kez yormayacak bir yol tarif ediyor. Havalimanı dönüşü indiğimiz metro istasyonundan girip istasyonun diğer kapısından çıkınca Bairo Alto da hemen Cafe Brasilia'nın yanına çıkıyoruz ve  yüz metre ilerde de  restoranımızı buluyoruz. Burası küçük, rustik bir deniz ürünleri restoranı. Sahibi anladığım kadarı ile Sporting Lizbon'lu eski bir futbolcu. Duvarlarda her yerde eski gazete kupürleri, siyah beyaz fotoğraflar asılı. Tavan tamamen rengarenk Sporting Lizbon ve maç yaptığı karşı takımın renklerinden oluşan atkılarla kaplı.


Balık çorbası, kılıç balığı ızgara istiyorum, Hakan yarım kiloluk bir yengeç istiyor. Yanına da Portekize özgü Yeşil Şarap ( Vinho Verde ) istiyoruz. Portekiz de deniz ürünleri çok ucuz. Yemek sonrası kişi başı yaklaşık 17 € hesap ödüyoruz.
Yol ve saat farkının yarattığı yorgunlukla hostelimize dönüyoruz. Lizbon da birinci günümüzü planladığımız gibi bitirdik. Yarı programımızda Sintra, Cabo da Roca ve Cascais var.

SİNTRA, CABO DA ROCA, CASCAİS


Lizbon da ikinci günümüz. Kahvaltının ardından saat dokuzda yola düşüyoruz. Praça da Rossio'ya kadar yürüyüp buradaki istasyondan trene bineceğiz. Gişe memrundan Sintra için tren bileti istediğimizde 6 €'luk günlük bilet yerine tren, otobüs vb de kullanabileceğimiz Sintra Cascais turu için düzenlenmiş 12 €'luk bileti öneriyor. Böylece Snitra'nın içinde Pena Palace'ye gidiş geliş ve Cabo da Roca, Cascais otobüsleri ve Cascais'ten trenle Lizbon'a dönüş için de kullanabileceğiz. Biletlerimiz alıp trene yerleşiyoruz.
Trenle kırk beş dakikalık bir mesafede olan Sintra yeşillikler içinde küçük bir kasaba. Zamanında krallığın yazlık mekanı olarak kullanıldığı için saraylar  ve köşkler ile dolu. National Palace, Pena Palace bunlardan ziyarete açık ikisi. On yıl önce geldiğimde sadece National Palace ziyarete açıktı. Pena Palace'ında restorasyonu tamamlanmış ve ziyarete açılmış.


Küçük ve sevimli tren istasyonunda indikten sonra istasyonun hemen önündeki otobüs durağında Sintra merkeze gitmek için 434 nolu otobüse biniyoruz. Otobüs bizi Historical Center'da saat kulesinin önünde bırakıyor. National Palace'ı dışarıdan dolaşıp kış güneşi altında Sintra'nın tepelerini ve vadilerini seyrediyoruz. Merkezdeki daracık sokaklarda dolaşıp hediyelik eşya satan dükkanlardan hatıra ve hediyelik objeler satın alıyoruz. Bu arada Ankaralıgezginler Grubumuzun bir etkinliği olaral Sntra kartpostalı alıp Saat kulesinin yanındaki posta ofisinden " Sintra'dan sevgilerle" PK 1341'e gönderiyorum.




Sintranın karadenizi andıran sık ormanlarla kaplı doğal yapısı nedeniyle güneşin giremediği ve bu nedenle yosun kaplamış kaldırımları ve bahçe duvarları eşliğinde Monserrate Sarayına doğru yürüyoruz.Bu sarayı da dışarıdan göreceğiz. Zaman darlığı nedeniyle sadece Pena Palace'ı gezeceğiz. Güzel bir sabah yürüyüşü ile "Park and Palace of Monserrate"'ye ulaşıyoruz. Sarayı görüntüleyip geldiğimiz yoldan çeşmeler ve küçük şelaleler eşliğinde Pena Palace yol kavşağndaki otobüs durağına varıyoruz. Yirmi dakikada bir ring yapan 434 nolu otobüsümüzü bekliyoruz. Turistlerle dolu otobüsümüze binip yaklaşık yirmi dakika sık ormanlar arasında tırmanıyoruz. Yol bazı yerlerde dar ve keskin virajlara sahip buralarda otobüsümüz bazen iki üç manevrada dönebiliyor.  Pena Palace bir saray komplesi olmasının yanısıra büyük bir botanik bahçesine de sahip. Eğer zamanınız varsa sarayın dışında bu bahçeyi yürüyerek gezmekte keyifli olur. Biz giriş bileti ( 11 € ) ile birlikte 2 € daha verip transfer bileti de satın alıyoruz. Böylece zirveye kurulmuş saraya tırmanmak zorunda kalmadan çıkabileceğiz. Bira önce yazdığım gibi vaktiniz ve enerjiniz varsa yürüyerekte çıkmak keyifli olabilir.


Pena Palace 1503 yılında Manuel ı tarafından yapılmış ve ilerleyen zamanlarda 1755 te, 1838 de Fernando II, 1842 ve 1854 de Marias II ve Baron von Eschwege, 1885 de Ferdinands II tarafından ileveler yapılarak kullanılmış bir ortaçağ şatosu ve kale yapısında bir saray. 1910 yılında müzeye çevrilmiş ve 1995 yılında UNECSO  tarafından koruma altına alınmış. Konumu itibariyle bir kartal yuvası gibi. Taa Lizbon'a ve Tajo nehrine kadar ovaya ve Atlas okyanusu manzarasına hakim. Bir saat süreyle sarayın içini odalarını salonlarını, şapelini, çalışma ve yemek odalarını geziyoruz. Bir salonda gördüğümüz iki Osmanlı levendi heykeli bizi şaşrtıyor. Şaşkınlığımızı gören görevli nereden geldiğimizi soruyor ve İstanbul deyince bize bilgi veriyor. Bu salonun teşrifatı Osmanlı padişahı tarafından hediye edilmiş ve bunun için Osmanlı Levent heykelleri yapılmış, aslında dört heykelmiş ikisini sergide kalanları ise halen restorasyonun devam ettiği yandaki depo da gördük.



Pena Palace ziyaretimizi sonlandırıp transfer otobüsümüzle aşağıya otobüs son durağına iniyoruz.
Bizi Cabo da Roca'ya götürecek 403 nolu Cascais otobüsü kalkmak üzere ama biz bir şeyler yemeği düşündüğümüzden bir sonraki otobüsün saatini öğrenip istasyonun karşıda kaldırıma masalar atmış kafeye oturuyoruz. Sintra'nın kış güneşi iliğimizi kemiğimizi ısıtıyor. Ton balıklı sandviçlerimizi yer biralarımızı yudumlarken meteoroloji konusunda ne kadar şanlı olduğumuzu konuşuyoruz.
Bir saat on beş dakika sonra 403 nolu Cascais otobüsümüz yanaşıyor. Yola çıktığımızda yollar bu kez bana yabancı geliyor .On yıl önce tamamen kırsal bir bölgede köy yolu sayılabilecek bir yolda yolculuk yapmışken bu kez tamamen yapılaşmış,ve bakımlı bir yolda ilerliyoruz.. Yaklaşık kırkbeş dakikalık bir yolculuktan sonra okyanus ve Cabo da Roca feneri gözüküyor.






Otobüsten indiğimiz an güneşe rağmen okyanustan esen rüzgar bizi karşılıyor, bereler takılıyor, atkılar sarılıyor. Kıta Avrupa'sının en batı ucu olduğunu belirten haç. önünde ve Atlas Okyanusunu arkamıza alarak fotoğraflar çektiriyoruz. Artık kıta Avrupa'sının en ucundayız ve bunu belgeliyoruz. Rüzgarda ve soğukta daha fazla kalamayıp bir saat kırk dakika sonra gelecek otobüsümüzü beklemek için turizm ofisinin bekleme salonuna geçiyoruz.
Otobüsün gelmesine  yirmi dakika var dereken salonda bir hareketlenme oluyor, çantasını alan dışarı yöneliyor. Pencereden otobüsün geldiğini görünce biz de çantalarımızı alıp dışarıya çıkıyoruz. Yolcularını indiren otobüse biz doluşuyoruz. Ana yola çıktıktan sonra bşir terslik olduğunu hissediyorum, normalde Cascaise giderken sağımızda olması gereken okyanus solumzda akıp gidiyor. Bir anda jeton düşüyor biz Cascais'e gidecek otobüse değil Casvais'ten gelip Sintray'ya giden otobüse binmişiz. Bir sonraki durakta inip karşı durakta yirmi dakika sonra gelecek otobüsümüzü beklemeye başlıyoruz. Bu arada karşımızdaki Dallas Çeşmesini fotoğraflıyoruz.
Yirmi dakika sonra tam vaktinde gelen otobüsümüze binip bir kez daha Cabo da Roca'danın yeni ziyaretçilerini bırakıp bu kez doğru tarafa Cascais'e hareket ediyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra alacakaranlıkta Cascaise iniyoruz. Ben görmeyeli Cascais te değişmiş, on yıl önceki doğal plajı beton duvarlarla çevirmişler, Falezler yo olmuş, kıyıdaki restoranların yerini yeni binalar almış. Kısacası on yıl öncekinden çok farklılaştığı için bir meydandaki balık restoranına giriyoruz. Yine balık, yine deniz ürünler, ve yine yeşil şarap Vinho Verde....
Yemekten sonra Lizbon trenine yerleşiyoruz. Koca vagon bomboş... Arkadaşlara size özel vagon tahsis ettirdim diye şaka yapıyorum. Kırkbesş dakiksalık yolculuktan sonra Lizbon... İstasyondaki süpermarketten su, porto şarabı, Ginja ve Vinho Verde alıp Hostelimize dönüyoruz. Bu akşamda Fado kulübüne gidecek enerjimiz kalmadı...Yaşlanıyoruz galiba...

LİZBON

Lizbon'da üçüncü günümüz. Bugünkü programımız Se Katedrali, Castle Sao Jorge, Alfama sokakları, Fado Müzesi, Belem Kulesi, Kaşifler Anıtı, Vasco de GAMA Denizcilik Müzesi, Jeronimos Katedrali, Pasteils de Belem, Amalia Rodriquez'in evi.


Kahvaltı sonrası vakit kaybetmeden Se Katedrali'ne doğru yürüyoruz. Kaleye çıkan yolun hemen başında. Hava güneşli ama sabah soğuğu hafiften ısırıyor. Se katedraline giriyoruz. Gotik tarzdaki bu kilisenin yerinde daha önce Alfama bölgesine yerleşen Mağribilerin ( Kuzey Afrikalı Müslüman nüfus) yaptığı cami varmış. 1750 yıllarında şiddetli deprem ve ardından gelen Tsunami ile kentin alçak bölgeleriyle birlikte bu camide yıkılmış ve yerine bu katedral inşa edilmiş.


Katedralden çıkıp kaleye doğru tırmanıyoruz. Tajo nehrini panorama gören bir parkta soluklanıyoruz. Daha sonra tekrar tırmanışa devam.






11. yy ortalarında Mağribi egemenliği döneminde yapılmış. Ulaşılması zor doğal engellerin bulunduğu bir tepeye inşa edilen kalenin kuzey ve batı duvarlarında iki girişi bulunmakta. 11 kulesi bulunan ve iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden meydana gelen kale tüm Lizbon'a, Tajo nehrine hakim durumda. Kalenin surlarından kırmızı kiremitli çatılarıyla Lizbon'u, Tajo nehrini, Tajo nehrini aşan 24 Nisan asma köprüsünü, karşı kıyıdaki dev İsa anıtını izliyoruz. Surların üzerinde bir tur atıyoruz. Kalenin çıkışındaki bir sokak ressamı ilgimizi çekiyor. Tezgahını yeni kurmakta olan ressamın KAHVE kullanarak suluboya tarzında sephia resimler yaptığını görüyoruz.




Kaleden inip Alfama'nın dar sokaklarına dalıyoruz.Bir zamanlar Mağribilerin yaşadığı bu semtte bugünde düşük gelir gurubundan insanlar yaşıyor. O nedenle geceleri bu bölgenin güvenli olmadığı konusunda uyarılıyoruz. Daracık sokaklarda döne kıvrıla günlük yaşamındaki Portekizlileri izleyerek , kah fotoğraf çekerek kah sohbet ederek iniyoruz. Deniz seviyesine indiğimizde Sevgili Aslı ile Hakanın Alfama sokaklarındaki bir fırından aldıklar Mozaik pasta ile ara öğün yapıyoruz.


Sorarak FADO MÜZESİ'ni buluyoruz. 5 € olan giriş biletlerimizi alıp eşyalarımızı vestiyere bırakıp müzeyi dolaşıyoruz. Fado'nun tarihçesi, enstrümanları ( gitar + bizim uda benzeyen Portekiz Gitarı) bu enstrümanların yapılışını, ünlü fado sanatçılarının plaklarını, giysilerini, fado resmi yapan ressamların eserlerini izleyerek küçük bir amfide fado dinliyoruz.
Fado müzesinden çıktığımızda öğle yemeği saati gelmişti. Yemek işini Belem tarafına bırakıp müze görevlisinden öğrendiğimiz bir paralel caddedeki duraktan 728 nolu otobüse binip BELEM'e gidiyoruz. Kentin batı ucundaki Belem de öncelikle Jeronimos katedralini ziyaret ediyoruz. Vasco da Gama'nın uzak doğu seferlerinden kazandığı parayla yaptırdığı bu arada uzak doğu ülkelerinde ve diğer tropik bölgelerde gördüğü meyvelerin motiflerinin yer aldığı dev kapıyı izliyoruz. Yan kapıdan katedrale girdiğimizde sağ tarafta Vasco de Gama sol tarafta ise onun seyahatlerini kaleme alan şair dostunun mezarı ( lahitleri ) bulunuyor.




Pasteil Belem'i tatmayı yemek sonrasına bırakıp Tajo nehri kıyısına geçiyoruz. Yelken kulübünün restoranında uygun fiyatlı menüyü görünce hemen yerleşiyoruz. Balık menü ve biradan oluşan menümüzü ( 8.50 €) yerken bir yandan da dinleniyoruz.
Yemek sonrası geniş bir parkın içinden geçip Kaşifler anıtına ulaşıyoruz. Portekizli özgür ruhlu kaşif denizciler adına yapılmış anıt Tajo nehrine uzanan bir geminin burnu gibi.


Kaşifler anıtından 150 - 200 metre ileride bu özgür ruhlu kaşif denizcilerin Lizbon'u terk edip Okyanusa açılmadan önce son uğurlandıkları noktaya yapılmış Belem kulesi var. Tajo nehri yükselince etrafı sular ile çevrilen kuleye bir köprüyle geçiliyor. Biz de kağıttan yaptığımız yelkenlimize özgür gezgin ruhlarımızı yükleyip Tajo nejrine bırakıyoruz, yelkenlimiz okyanusa doğru ilerlerken biz de el sallıyoruz.


Şimdi yemek sonrası bir kahve içip Belem pastası yemenin zamanı. Geriye dönüp tekrar Jeronimos Katedraline doğru yürüyoruz. Katedralin yakınında ve ana cadde üzerindeki bu ünlü pastane biz öğle saatlerinde önünden geçerken tıklım tıklımdı. Kuyruk caddeye uzuyordu. Şimdi biraz rahatlamış, biz Hakanla Pasteils de Belem için sıra beklerken ekibin diğerleri masa kapmaya gittiler. Pasteils de Belem'in tanesi 1.05 €. Sıkı durun günde 30.000 tane satıyorlar. Günde 30.000 € sıcak para.. Turizm böyle bir şey.


Pasteils Belem ve kahve molasından sonra karşısındaki otobüs durağında 728 nolu otobüse binip Praça de Commercial Baxia'da iniyoruz. Ben dinlenmek ve uzanmak için hostelde kalıyorum ( belim iflas etti.) , diğerleri Amalia Rodriquez'in evi için Bairo Alto sokaklarına devam ediyorlar. Ama akşam öğreniyorum ki Bairo Alto'nun daracık inişli çıkışlı sokaklarında dolanıp sora sora güç bela evi bulduklarında tadilat nedeniyle kapalı olduğunu görüp hayal kırıklıkları ve yorgunlukları ile geri dönüyorlar.
Bu akşam Lizbon da son gecemiz. Yarın öğleye kadar alışveriş için serbest zaman sonra da metro ile hava limanına transfer..
03 - 06 Şubat 2013
Yazı: M.Cengiz TÜMER