13 Haziran 2019 Perşembe


DEVRİMİN 60. YILINDA KÜBA
Aynı yalınlıkla ölmek isterim.
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde,
Yeryüzü uzansın altımda sessiz.
Jose Marti
Çeviri: Ataol Behramoğlu



Küba tarihi hep bir direniş tarihidir. Bu yüzden de Küba Anayasasının ilk paragrafında bu direnişe bir atıf vardır.
“ Biz, Küba Halkı, yaratıcı çalışmanın ve mücadele geleneğinin, ölümü boyun eğmeye tercih eden atalarımızın, topraklarımızın en eski sahiplerinin, efendilere başkaldıran kölelerin dirençleri, kahramanlıkları ve acılarının savunucuları ve mirasçılarıyız.”
Gerçekten de bugünün Küba’sını anlamak için kısaca tarihine bakmak gerekir.
1.       İspanyol işgali; katliam ve sömürü
Adaya ilk yerleşimin M.Ö. 6000 yıllarında olduğu tahmin ediliyor ve 1492 de Kristof Kolomb Hindistan yerine yanlışlıkla Küba’ya ayak bastığında adada bir Kızılderili topluluğu yaşıyormuş. Karayiplerde ve Küba’da 350.000 nüfuslu barışçıl bir kavim olan Taino halkı yaşamaktaymış.
Kristof Kolomb adada 3 ay kaldıktan sonra İspanya’ya geri döner. 1493’te Papa VI. Alexander, İspanyollara Kolomb’un bulduğu bölgeye yerleşip buradaki yerli halkı Katolik yapmalarını emreder. Papa’nın fermanıyla İspanyollar önce Küba’nın doğusundaki Hispaniola adasına yerleşir. 1511’de İspanya Kralı, Diego Velzqoez’i adada ilk İspanyol yerleşimini kurmak üzere genel vali olarak görevlendirir. Buna karşı Tainolu kabile reisi Hatuey ilk yerli direnişini başlatır ancak yakılarak öldürülür.
Sonuçta, 1514’e gelindiğinde, İspanyollar adayı alır ve halkı Hristiyanlaştırmaya başlar. Direnen yerli halkın neredeyse tamamını kılıçtan geçirip katlederler. 16. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde artık yerli halktan kimse kalmamıştır. Bu aada adanın bereketli topraklarını fark eden İspanyollar şeker kamışı ve tütün üretimine başlarlar. Ancak yerli halkı vahşice katlettikleri için tarlalarda çalıştırmak üzere Afrika’dan köle getirmeye başlarlar. Bundan sonra Küba yaklaşık 400 yıl İspanyol sömürgesi olarak kalır.
2.       Carlos Manuel de Cespedes
1868 – 1878 yılları arasında İspanyollara karşı ilk bağımsızlık mücadelesi başlar. Bir çiftlik sahibi olan avukat Carlos Manuel des Cespedes, bir sabah tüm kölelerini azat ederek kendisine katılanlarla birlikte İspanyollara karşı ilk bağımsızlık mücadelesini başlatır. Yayınladığı “ Grita de Yala “ bildirgesi ile Küba’nın bağımsızlığını ilan eder. 1874 te savaşta öldürülür.
3.       Jose Marti
Bugün Havana havalimanına ve Devrim Meydanından denize uzanan ve 1 Mayıs kortejinin yürüdüğü geniş bulvara adını veren şair ve yazar Jose Marti önderliğinde 1895 yılında ikinci bağımsızlık savaşı başlar. Marti, Amerikalıların Küba’ya çıkışlarını görmeden aynı yıl içinde 42 yaşında ölür. Kısa yaşamına rağmen Marti, Küba’nın Ulusal Kahramanı ve simgesi olur. Bağımsızlık ve özgürlükle ilgili yazdığı şiirlerle, bu ideali halka yayan kişi olmuştur. Aynı zamanda “ Canavarı tanıyorum, çünkü ininde yaşadım” diyerek halkı ABD’ye karşı uyarmıştır.
300.000 Kübalının öldüğü savaşta ne İspanyollar ne de Kübalılar kazanır. Çoktandır Küba’da gözü olan ABD, Küba’dan yana olup İspanyolların adadan kovulmasında rol oynar. 1899 yılında Küba, ABD’nin koruması altında özgürlüğünü ilan eder. Böylece, Küba yüzyıllardır süren İspanyol sömürgesinden kurtulup 50 yıl sürecek ABD yönetimine girmiş olur.
4.       Batista Dönemi 1933 – 1959
1933 yılında ABD’nin desteği ile Çavuş Fulgencio Batista iktidara geliyor ve uzun bir diktatörlük dönemi başlıyor. Amerika’nın kuklası olan Batista çıkarları için fuhuşa, kumara, yolsuzluğa, mafyaya göz yumuyor. Mafya ailelerinin toplantıları Nacional Hotel’de yapılıyor. 1950 li yıllarda artan işsizlik, açlık, yolsuzluk ve baskılar karşısında huzursuzluk ve gerginlik başlıyor, işçiler, çiftçiler ve üniversiteli gençler sokaklara dökülüyor.
5.       Fidel Castro
Bu sıralarda genç bir avukat olan Fidel Castro sahneye çıkıyor. 25 Mart 1952’de bir gazetede Batista’nın suçlarını sıralayarak 100 yıla mahkûm edilmelidir diye yazıyor. 26 Temmuz 1953 te Fidel Castro önderliğinde küçük bir gurup ayaklanıyor ve bir garnizona baskın düzenliyorlar. Yaptıkları strateji hatası sonucu Batista rejimi Fidel ve arkadaşlarına uçaklarla saldırıyor ve hemen hemen tüm ayaklanmacıları öldürüyorlar. Sadece Fidel ve iki arkadaşı hayatta kalıyor. Yakalanıp 15 yıl hapse mahkûm ediliyor, mahkûmiyetinin ikinci yılında Batista’nın af kararıyla serbest bırakılıp Meksika’ya sürgün ediliyor.
6.       Fidel ve Che bir araya geliyor.
Bu sürgün Küba’nın tarihini değiştirecek bir buluşmaya, tanışmaya vesile oluyor.
Ernesto iyi bir eğitim almış devrimci idealleri olan bir doktordur. Tıp Fakültesinde öğrenci olduğu yıllarda eğitimine iki yıl ara verip bir arkadaşı ile birlikte bir motosikletle Latin Amerika ülkelerinde geziye çıkıyorlar. Zaman zaman Cüzzam kamplarında gönüllü çalışıyorlar. Bu seyahati sırasında tanık olduğu yoksulluk, yolsuzluk ve ezilen halkın durumu onu çok etkiliyor ve tüm Latin ülkeleri halkını içeren devrimci fikirleri gelişiyor. Seyahatten gelip okulunu bitirdikten sonra tıp doktorluğu yapıyor. Arjantin’de ve diğer Latin Amerika ülkelerinde doktor olarak çalışıyor.
Fidel’in Meksika’da sürgünde olduğu dönemde Ernesto Guevera’nında Meksika’da olması Raul Castro’nun onları tanıştırması Küba Devriminin önünü açıyor. Fidel’in anlattıkları ile kendi devrimci düşüncelerini örtüştüren ve bu düşüncelerini Küba devrimiyle gerçekleştirebileceğini anlayan Ernesto Guevera devrimin planlarını yapıyorlar. Bu arada Arjantinliler çok sevdikleri Ernestoya Che adını veriyorlar.
Che, Fidel ve Raul Castro, 2 Aralık 1956 da 80 kişilik küçük bir ordu ile “ Grandma “ adlı tekneyle Küba’ya hareket ediyorlar. Küba’nın doğusunda çıkıp Sierra Maestra dağlarında yerel gerillalarla buluşacaklardır. 16 kişi kapasiteli gemiye 80 kişi binmeleri nedeniyle geminin alabora olma riski nedeniyle çok ağır yol almadı, yolculuk sırasında bir arkadaşlarının denize düşmesi sonucu onu bırakmayıp kurtarmak için zaman kaybetmeleri nedeniyle planları iki gün gecikir. Bu arada karada karşılayacak olan devrimciler de umutlarını kaybedip dağılırlar.
İki gün sonra karaya çıkan Fidel ve Che ile arkadaşlarını Batista’nın askerleri karşılar, çıkan çatışmada 37 kişi sağ kalır. Başlangıçta bu küçük orduya doktor olarak katılan Che ölen bir arkadaşının silahını almak için ilk yardım çantasını bırakır. Bu an Doktor Che’nin, gerilla Che’ye dönüştüğü andır. 2 yıl süre ile Sierra Maestra dağlarında gerilla savaşı verirler. Batista’nın tüm baskılarına karşın yerel halktan ve köylülerden gerilla kazanırlar. Fidel gösterdiği askeri başarılar sonucunda Che’ye Komandate ünvanı verir. Küba’nin doğusunu Che’ye, batısını bir diğer Komandate Camino’ya bırakan Fidel Havana bölgesinde üslenir.
1958 yılının Aralık ayının sonlarına doğru Batista gücünü kaybetmeye başlar. Gerilla savaşları sonucu asker ve silah kaybeder. Bu arada Amerika da desteğini çeker. Batista’nın son umudu Kübanın doğusundan Santa Clara üzerinden gelecek silah ve asker sevkiyatındadır. Bu sevkiyatını istihbaratını alan Che akıllıca bir plan ile Santa Clara’da iş makinesi ile demiryolu raylarını tahrip eder ve pusuya yatar. Raydan çıkan dört vagonluk katardan çıkan askerleri etkisiz hale getirip silahlara el koyar. Bu durum savaşın kaderini değiştirir, tüm umudunu kaybeden Batista 1 Ocak 1959 da önce Dominik Cumhuriyetine daha sonra Faşist Franko’nun İspanya’sına kaçar.  Fidel Castro Havana’ya girer.
Fidel Castro dünyanın en genç lideri olarak başa geçer. Devrimin gerçekleşmesi ile elit kitle ve zenginler paralarını da yanına alarak Amerika’ya kaçarlar. Küba sosyalist devrimi gerçekleştirince devlet tüm arazilere, işyerlerine ve Amerikan yatırımlarına el koyup her şeyi devletleştirir.
Che devrim sonrasında bu devletleştirmenin ve devrim mahkemelerinin başına geçer, ardından eğitim ve sanayi bakanlığı yapar. Ama O’nun amacı Küba’nın bir bakanı olmak değildir Küba’da gerçekleştirdiği devrimi tüm Latin Amerika ülkelerinde gerçekleştirmek ve bir Latin Amerika Halkları birliği kurmaktır. Devrimci idealleri uğrunda 1965 yılında Küba’dan ayrılır önce Kongo’ya gider. Buradaki devrimcileri destekler, başarılı olamayınca Bolivya’ya gelir. Devrimci eylemlerine burada devam eder. Ancak 1967 yılında muhtemelen CIA ajanlarınca yakalanıp infaz edilir.
Sayın Ayla Kerimoğlu’nun www.hazardernegi.org yayınlanan Küba gezi notlarından ve Küba gezimiz sırasında bize rehberlik eden Sayın Gülgün Asutay’ın anlatımından aldığım notlardan derlediğim Küba’nın kısa devrim tarihinden sonra Küba gezimize dönebiliriz.

1 Mayıs öncesi Karayip sahillerindeki Cayo Santa Maria’da bir günlük Deniz, kum, güneş tatili için Havana’dan ayrılıyoruz.




İlk durağımız Batista’nın yenilgiyi kabul etmesine neden olan Che’nin silah katarını raydan çıkardığı Santa Clara. Olayın meydana geldiği yerde dört vagon ve Che’nin rayları tahrip ettiği iş makinesi sergileniyor. Rehberimizin anlatımı ve fotoğraf molası sonrası yola devam ediyoruz.






Santa Clara’dan sonra İspanyolların 1514 kurdukları ilk yerleşim yerlerinden olan Remedios’dayız. Papa’nın fermanı ile Küba’yı işgale gelen İspanyolların hemen hemen hepsi İspanya’nın Sevilla kentindenmiş. İklim olarak birbirine çok yakın olan iki coğrafyada Remedios’a yerleşenler de Sevilla’daki mimariyi uygulamışlar. Tabii bunda o dönem İspanyol kralının yayınladığı fermanında etkisi olmuş. Yerleşim yerlerinde uygulanacak şehir planını ve sivil mimari örnekleri Kral bu fermanla belirlemiş. Tropikal iklim nedeniyle hemen tüm yıl boyunca sıcak ve nemli olan Karayip ikliminde evler yüksek tavanlı, karşılıklı olarak bina boyunda demir parmaklıklı yüksek ve geniş pencerelere sahip. Canlı renklerle boyanmış. Zenginlerin sahip olduğu kolonyal yapıdaki evler dışında pencerelerde cam yok. Ahşap kepenkler var.



Remedios’tan sonra turizm bölgesi Cayo Santa Maria’ya geçiyoruz. Remedios’tan sonra yaklaşık 50 km deniz içine inşa edilmiş ve ufak ufak adacıkları birbirine bağlayan yoldan ilerliyoruz. İki yanımızda bizim longoz ormanlarına benzeyen, Dalyan’daki gibi doğal kanallardan ve labirentlerden oluşan bir coğrafyadan geçiyoruz. Bu bölge 1980 sonrası Özal’ın Antalya Belek bölgesini turizme açması ve turizmi teşvik etmesi gibi Castro tarafından 1990 yılında turizme açılmış ve teşvik edilmiştir.
Bir günlük Karayipler tatilinin ardından adanın doğusuna doğru hareket ediyoruz. Sierra Maestra dağlarına dönmeden önce deniz kıyısı boyunca ilerliyoruz. Yolumuzun bir bölümünde önümüze yolu karşıdan karşıya geçmeye çalışan yengeç kafileleri yolumuzu kesiyor. Çiftleşmek ya da yumurtlamak için deniz tarafından yolun diğer tarafındaki tatlı su kaynağına göç ediyorlar. Hızımızı azaltarak ve küçük slalomlar yaparak yengeçleri ezmeden yaklaşık bir beş kilometre yola devam ediyoruz.



İlk durağımız Che Guevera ve 37 arkadaşının anıt mezarı ve müzesi. 1967 de Bolivya’da öldürüldükten sonra cenazesi Küba’ya getiriliyor ve anıt mezara defnediliyor. Çok büyük bir alana yine çok görkemli bir Che heykeli dikilmiş. Küba’ya ilk çıktığında kolundan ve başından yaralanmasının anısına bu heykelinde de kolu sargılı. Heykelin kaidesinin hemen altında Che ve 37 arkadaşının na’şının bulunduğu anıt mezar ve Che’nin özel eşyalarının bulunduğu Che müzesi var. Mozole oldukça sade ve yalın ama o derecede de etkileyici. Mistik bir sessizlik içinde bu etkileyici mozole ve müzeyi geziyoruz. Fotoğraf çekmeye izin olmadığı için görüntü alamıyoruz ama yüreğimize ve belleğimize kaydediyoruz.






Adanın bulunduğumuz kesimi Şeker Kamışı tarımının yapıldığı bir bölge. Yolun iki yanında şeker kamışı tarlaları ve zaman zaman düzgün bir şekilde ekilmiş muz plantları yer alıyor. İNGENİOS Vadisindeyiz. Bu vadide devrim öncesi şeker kamışı üretimi yapan çiftlik sahiplerinin konakları, çiftlik evleri, köleleri ve araziyi gözetlemeye yarayan ve ailenin güç göstergesi olan kuleler ilk göze çarpanlar. Halen bir restoran olarak kullanılan bu çiftlik evlerinden birinde mola veriyoruz. Ürettikleri el işlerini satan kadınların oluşturduğu küçük bir yerel pazar var. Çiftlik evinin arka bahçesinde şeker kamışının suyunun sıkıldığı pres var. Zamanında bu preste şeker kamışının suyu sıkılıyor dev kazanlarda kaynatılıp soğutularak şeker elde ediliyormuş. Bugün turistik anlamda şeker kamışı suyu sıkılıp limon suyuyla karıştırıp ikram ediyorlar.












Bir sonraki durağımız adını Baba – Oğul – Kutsal Ruh üçlemesinden alan ve UNESCO’nun Dünya Mirası Listesindeki Trinidad. Küba’nın en iyi korunmuş kolonyal şehri. Şehrin girişinde aracımızdan inip taş döşeme yollarda rengârenk evlerin arasında 1960 lı yıllarda çocukluğumun geçtiği İzmir sokaklarında yürür gibi tarihi adımlıyoruz. Şehrin sokaklarını, meydanını eski bir zenginin müze haline getirilmiş evini geziyoruz.  Evde gördüklerimiz devrim öncesi Küba’nın zenginliği hakkında bize bilgi veriyor. Trinidad sonrası Havana’ya kadar uzun bir yolumuz var. Aslında burada bir gece kalmanın ne kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum. Ama yarın 1 Mayıs.













1 Mayıs sabah 05.45 te lobide toplanıyoruz. Kortej yürüyüşü bizim otelin önünden başlayacak, Jose Marti bulvarı boyunca Devrim Meydanına yürünecek. Otelin önüne çıkıyoruz. Küçük küçük guruplar toplanmışlar. Hava henüz karanlık. Yürüdükçe bulvar kalabalıklaşıyor, bir birimizi kaybetmemek için karanlıkta birbirimizi kolluyoruz. İlerledikçe küçük guruplar büyüyor daha organize guruplara dönüşüyor. Herkesin elinde pankartlar, afişler, Fidel’in fotoğrafları… Hava ağarmaya başladı. Kâh duruyoruz kâh yürüyoruz. Fidel’in kısa bir konuşmasından sonra kortej yeniden hareketleniyor. Durmaksızın diğer gurupların afişleri ve pankartları arasında meydanı geçiyoruz. Raul Castro ve diğer devlet erkânı ve davetliler kulenin altında ayakta selamlıyorlar. Meydan geçişimizi tamamlamaya yakın Kübalıların şaşkın bakışları altında 20 kişilik gurubumuz hep bir ağızdan “ Dağ başını duman almış” marşımızı söylüyoruz.
Evet Ferhan ŞENSOY’un deyimiyle “ Hacı Komünist “ olmuştum.

1 Mayıs törenlerinin ardından bir önceki yazımda anlattığım gibi Hemingway’in izlerinin peşine düşmüş sonra da Mafya’nın hüküm sürdüğü yıllardaki üssü Nacional Hotel’in bahçesinde soluklanmıştık.

Batista’nın sarayı olan ve 1 Ocak 1959 da Fidel Castro ve yoldaşları tarafından teslim alınan, devrim sonrası müzeye dönüştürülen Devrim Müzesini, hemen arkasında cam bir fanus içinde sergilenen “ Grandma “ yı ziyaret ederek devrim Küba’mızı tamamladık.
Kalan zamanımızda eski Havana’yı, meydanlarını dolaştık.










Küba’da son günümüzde yine uzun bir otobüs yolculuğu bekliyordu. Bu kez Küba’nın simgesi Puro Fabrikalarının bulunduğu ve tütün tarımının yapıldığı Pınar del Rio’ya   gidiyoruz. Pınar del Rio’da devlete ait bir puro fabrikasını geziyoruz. Puro yapımı hakkında bilgi alıyoruz. Çalışma şartlarını bahane edip aleyhte propaganda yapıldığı için fotoğraf çekimine izin vermiyorlar.










Pınar Del Rio’dan sonra özel bir doğa yapısına sahip ve tütün tarlaları ve puro atölyelerinin olduğu VİNEALES’e devam ediyoruz. Öğle yemeğimizi de bu vadideki restoranda alıyoruz. Yemek sonrası restoranın yakınındaki bir puro atölyesine misafir oluyoruz. Ve biz burada iken o meşhur tropikal yağmura tanık oluyoruz. Otobüsümüze güç bela biniyoruz ve şiddetli yağmur altında Vineales kasabasına doğru yola çıkıyoruz. Küçük bir kasaba olan Vineales’te dolanırken ikinci bir yağmura yakalanıyoruz. Mecburi bir kafe / bar molasından sonra hafifleyen yağmurla birlikte Havana’ya dönüyoruz.
Gece Buena Vista Social Club.

Sekiz günlük Küba gezimizin sonunda devrimin 60. Yılında benim gözlemlediklerime gelince… Evet; Küba gerçekten yoksul ama halen mutlu olduğu şüpheli. Özellikle Havana’da. 1993 sonrası Küba’nın kapılarını turizme açması ve Amerika’nın ambargosu sonrası geçilen ikili para sistemi ülkede dengeleri yerinden oynatmış. İki sınıf doğmuş; turistik, konvertibl para birimi CUC ‘a ulaşanlar ve ulaşamayanlar. 1 CUC = 1 ABD Doları. Doktor, öğretmen maaşının 25 CUC olduğu ülkede insanlar CUC’a ulaşabilecekleri turizmde çalışacak bir pozisyon arıyorlar. Bize eşlik eden yerel rehberimiz de elektrik mühendisi olmasına rağmen rehberlik yapmayı tercih ediyordu. Bize yaptığı bir haftalık rehberlik sonrası bizden bahşiş olarak toplanan para bile onun maaşının iki katıydı.
Remedios, Trinidad gibi merkeze uzak yerleşimler naifliğini korurken Havana’da bu naifliğin kaybolduğunu ve turistikleştiğini üzülerek gördük.
Yine de Castro sonrası; küreselleşen dünyada Küba’nın kapitalizme tam olarak teslim olmadan son demlerinde Küba’yı görmek benim rüyalarımdan birini gerçekleştirmekti.

27 Nisan – 5 Mayıs 2019
Yazı ve Fotoğraflar
Mehmet Cengiz TÜMER





21 Mayıs 2019 Salı

ERNEST HEMINGWAY’İN İZİNDE KÜBA


ERNEST HEMINGWAY’İN İZİNDE KÜBA


Birçok yazarın esin kaynağı, travmalarından ve savaşlarından ölümsüz eserler çıkarmış, yüreğinin özel ibriğinden sızdırdığı kelimelerini sonsuzluğa mühürleyen yazar, Ernest Hemingway…
Çocukluk travmasından sonra sert, bazen kavgacı, ama özünde sonsuz sevgi dolu bir adama dönüşmüş sanki. Annesinden nefret edip, sonunu babası gibi yazan bir adam o. Zıt duygular nasıl da bir arada insanın içini kemiriyor, sonunda nasıl da ailemize dönüyor ve hatta dönüşüyoruz…
Savaşlardaki fütursuz cesareti, sürmeyen evlilikleri ya da belki sürmesi gerektiği kadar süren evlilikleri, hep yazmak için hayatını konumlandırarak yaşamış gibi. “Yazarlar böyledir bazen” deyip geçilebilir de belki, evet. Ben yine de aslında onun çok mutlu olduğu bir hayat yaşadığına eminim kendimce. Sonuçta mutluluk anda gizli ve hiç kuşkusuz Ernest Hemingway, anı yaşamayı başarmış.
Ernest, 21 Temmuz 1899’da, ABD’nin Illinois eyaleti, Chicago şehrinin batısında bulunan küçük bir şehir’de, Oak Park’ta, Clarence Edmond ve Grace Hall çiftinin beş çocuğundan birisi olarak dünyaya geldi. Babası Clearence bir tıp doktoru, annesi Grace ise, müzik öğretmeniydi.


Çocukluğunu yaşarken özellikle annesiyle ilişkisi bambaşkaydı. Kaynakların söylediğine göre, Grace, Ernest’e, 6 yaşına kadar kız elbiseleri giydirmiş, saçlarını da hep uzun bırakmıştı. Daha da önemlisi ona “Ernestie” denmesini sağlıyordu. Bir kız çocuğu olmasını o kadar çok istemişti ki, Ernest’te büyük bir travmaya sebep olduğunun farkında bile olamadı. Bu durum, onun annesine öfke beslemesine sebep olmuştu.

Bu travmanın etkilerini hep hissedecekti. Ernest’in yetişkin yaşlarından arkadaşı John dos Pssos, yıllar sonra arkadaşının annesi ile ilişkisi konusunda şu cümleyi kuracaktı: “Hemingway, hayatımda tanıdığım, annesinden gerçekten nefret eden tek insandır”. Her insan göbek bağıyla bağlı olduğu annesine karşı, hiç kuşkusuz her duyguyu uç noktalarda besliyordu…

Babasıyla da özel bir bağları vardı. Bir gün abisi ve kardeşi dereden geçerken bir kaza geçirmiş ve abisinin bademcikleri delinmişti. Babası kanı dindirirken, Ernest'in kanı donmuştu. Oğlunun gözlerindeki dehşete tanık olan babası, onu yanına aldı ve bu gibi acılı durumlarda ıslık çalmasını öğütledi. Bu öğüdü kulaklarında çınlatırcasına duyurdu içine ve hiç unutmadı. Ne zaman acılı bir an yaşasa, hep ıslık çaldı.

Yaz tatilleri, ailecek Michigan Gölü kıyısında yazlıklarında geçti hep. İşte bu yaz tatilleri sırasında öğrendi, balık tutmayı, açık hava sporlarını ve bir de avlanmayı. Zamanla hepsi hayatına birer tutku olarak yerleşecekti…

Ernest liseden mezun olduğunda 1917’ydi ve I. Dünya Savaşı hala devam ediyordu. İlk makalelerini yazmaya da lise sıralarında başlamıştı. Yazdıklarını okul gazetesi “Trapeze”de yayımlanıyordu. Dönemin ünlü spor köşe yazarı Ring Lardner, onu gerçekten çok etkiliyordu. İşte bu sebepten yazılarını “Ring Lardner Jr” takma adıyla yayımlatıyordu. Liseyi bitirdiğinde ailesi elbette üniversiteye devam etmesinden yanaydı. Ama o, bunun yerine Kansas City Star gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlamayı tercih etti.

Gazetedeki işinden ayrılıp Kızılhaç’taki görevine başladı. Gazetede kaldığı süre kısa olsa da burada ne çok teknik bilgi öğrendi. Bu bilgileri hatırına ömürlük mühürledi de gitti Kızılhaç’a. Yıllar sonra şu kısacık gazetecilik serüvenini ışıldayan gözlerle şu cümlelerle anacaktı: "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleri idi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım".

Aylar ayları kovaladı. Orduda günleri hep daha hırslı çalışarak geçiyordu. Tarihler 8 Haziran’ı gösterdiğinde bir patlama duyuldu. En şiddetli duyanlardan biri Ernest’ti. Çünkü sadece birkaç adım ilerisinde patlamıştı o Avusturya topu. Ağır yaralıydı. Bu anı daha sonra bir arkadaşına mektubunda anlattığı satırlarda şunları yazacaktı: "Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu".


Milano’da bir hastanede tedaviye alındı. İşte Agnes von Kurawsky ile de burada tanıştı. Arnes tedavi gördüğü hastanenin hemşiresiydi ve Ernest, yaralarını saran bu kadına aşık olmuştu… Kalbini aşkla dolduran Agnes ile birlikte ABD’ye, evine dönme ve onunla evlenme hayalleri kuruyordu ki…
Âşık olmuş ve terk edilmişti…
Bu ilişki, “Silahlara Veda” adını verdiği ölümsüz eserine konu olacaktı…

Ernest Hemingway ve James Joyce, döneminin iki efsane ismiydi ve onlar yakın dosttu. Özellikle Paris’te oldukları dönemde sık sık dışarı çıkar, birlikte zaman geçirirlerdi. 
Ernest, özellikle 1925 – 1929 yılları arasında yazdıklarıyla, yazarlık kariyerinin en özel örneklerini verdi. Dünyanın en ünlü yazarları arasında artık onun adı da altın harflerle yazılabilirdi.

 Boğa güreşleri de bir başka tutkusuydu. Bu tutku üzerine yazdığı “Öğleden Sonra Ölüm” adın verdiği kitabını 1931’de yayımladı.

1933’te ilk kez bir safari turuna katılıp Afrika ile tanıştı. 10 hafta süren bu seyahatte karısı Pauline de yanındaydı. Döner dönmez hemen bir balıkçı teknesi aldı Ernest ve ona, “Pillar” dedi. Bu tekne ve onunla yaşayacakları da, daha sonra “Yaşlı Adam ve Deniz” adını vereceği romanına zemin hazırlıyordu.

Ernest, Pauline’den ayrılmak istediği o zorlu döneme girmişti. Evliliklerinin bitmesi gerektiğine inanıyordu. Daha fazla uzatmadan 1939’da Küba’ya giderek Havana’da bir otele yerleşti. Savaş muhabirliği yaptıkları sırada Martha ile de oldukça yakınlaşmışlardı. Martha Gellhorn da Havana’ya gelip Ernest ile birlikte kaldı. Havana yakınlarında bir çiftlik alıp burada yaşamaya başladılar…

1947’de ise, savaşta gösterdiği cesaretten ötürü bu kez Küba Amerikan Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir törenle kendisine madalya verildi.

 1945’te Martha ile Ernest boşandı.1946 başlarken Londra’da Time gazetesi muhabiri Mary Welsh ile tanışan Ernest, Mart ayında onunla evlendi. Şimdi hayatının Mary ile dolu zamanını yaşama vaktiydi. Küba’da evlenen Mary ve Ernest, 1959'a kadar burada yaşadı.
Bir yandan da II. Dünya Savaşının etkisi hala üzerindeydi. Şu yüreğine sıkıştırdığı ibrikten kalemine sızdıracakları vardı. 1950’de yayımladığı, arka planında II. Dünya Savaşı’nı barındıran eserine “Irmaktan Öteye Ağaçların İçine” adın verdi. Bu eser, ne “Silahlara Veda” ne de “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kadar başarılı bulunmuştu.

Ve sonunda, “Yaşlı Adam ve Deniz’i” yazdı; yıl 1952 idi. İnsanın yaşama nasıl bağlanması gerektiğini, hayat denen yolculukta her şeyin nasıl da boş olduğunu öylesine samimi anlatmıştı ki, bu, onun başyapıtı oldu. Bu eser, ona, 1953’te Pulitzer, 1954’te de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi.

Yazdıklarını ve yaşamını genişletecek seyahatlerine devam ediyordu ki, Ernest, yolculuklarından birisi sırasında yaşanan uçak kazasında yaralandı.

1950’nin ikinci yarısında Ernest alkol tüketimini artırdı ve özellikle bu durumun da etkisiyle fiziksel ve ruhsal olarak sağlığı kötüye gitmeye başladı, Ernest, şimdi gerçek bir depresyonun eşiğinde durmuş, uzaktan kendisini seyrediyordu.

Ernest’in yakın çevresine göre, bu depresyondan fazlasıydı. Çünkü fazlaca paranoyaklaşmıştı. Ernest, takip edildiğini düşünüyordu. Ona göre evi sürekli federaller tarafından izleniyor, hatta dinleniyordu. Trafiğe çıktığında mutlaka bir araç onu takip ediyordu. FBI ajanları her yerdeydi ve telefonlarının dinlendiğine de emindi. 2 Temmuz 1961’de, Abercrombie&Fitch’ten aldığı en sevdiği av tüfeği ile kendisini vurdu ve her şeyi sonlandırdı…

Oysa o, gerçekten de FBI tarafından izleniyordu. Bu durum, 1983’te ortaya çıktı; Ernest Hemingway’in ölümünden yıllar sonra. Federal Soruşturma Bürosu’nun başkanlığını da yapan Kamu Görevlisi John Edgar Hoover, “Freedom of Information Act” kapsamında, Ernest Hemibgway’in de takip listesinde olduğunu açıkladı. Yani Ernest bir paranoyak değildi. Gerçekten de federaller telefonunu dinliyor, trafikte ve hatta her yerde onu izliyor, banka hesaplarını kontrol ediyordu.

Çünkü Ernest, KGB (Sovyetler Birliği’nin İstihbarat ve Gizli Servisi) için bilgi sızdıran bir casustu.
Ernest’in bir ajan olduğunu ise, soğuk savaş döneminde Sovyet arşivlerine girmeyi başaran eski KGB ajanı Alexander Vassiliev duyurdu. Ernest Hemingway, “casus” terimine karşılık gelen “destek kuvvet” olarak nitelendiriliyordu ve kod adı, “Argo”ydu.

İşte böyle… Bir yazar olarak yaşarken dahi efsaneleşmeyi başaran özel bir isimdi Ernest Hemingway. İntihar ettiğinde de herkes önce şok oldu, sonra da yasa boğuldu. Öyle çok yazarın ilham kaynağıydı ki, onun öldüğünü kabullenmek öyle kolay değildi. Düşünsenize, şimdi çanlar kimin için çalacaktı?

Bugün birçok eseri Amerika Edebiyatının başyapıtı kabul edilen, 20. Yüzyıl kurgu romancılığını etkileyen, yaşamak için yazan ve yazmak için yaşayan bir Ernest Hemingway geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş’un internette bulduğum en güzel Hemingway biyografisini okuduktan sonra 1 Mayıs kutlamalarının ardındaki serbest günümüzde Sevgili Dostlarımız Deha – Günseli Sezer çifti ile birlikte klasik Amerikan arabalarından birini kiralayıp Hemingway’in izine düşüyoruz.

Küba gezimizin ikinci gününde Cayo Santa Maria’daki tam gün Deniz – kum – güneş ve Mojito – Daikiri molamızda ilk kez 1970 li yıllarda ortaokul öğrencisiyken okuduğum 1970 basımı Varlık yayınlarından çıkan Ülkü Tamer çevirisi “ İhtiyar Balıkçı “ yı Karayip Sahillerinde yeniden okudum.


Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra Hemingway’in sık olarak kullandığı Colimar’daki restorana ulaşıyoruz. Restoran’ın duvarlarında Hemingway’a ait siyah – beyaz fotoğraflar. Birisinde Fidel Castro ile birlikteler. Önceleri sıkı dostlarmış sonrasında bilinmeyen bir nedenle araları bozulmuş. 


Restoran ve restoranda Hemingway’in oturduğu masa aynen korunsa da Colimar değişmiş. Özellikle 1990 sonrası küçük bakir balıkçı köyü, sayfiye kasabasına dönüşmüş.


Hemingway’in masa komşusu olarak öğle yemeğimizi yiyor ardından bira ve kahvemizi içiyoruz.




Hemingway’in yaşadığı ev ve kedilerinin mezarları farklı bir yerde ve bugün müze olan evi 1 Mayıs nedeniyle kapalı. Taksi ile anlaştığımız süreyi aşmamak için Havana’ya geri dönüyoruz ve bunaltıcı, yapış yapış sıcağın etkisinden kurtulmak için 1950 li yıllarda Mafyanın gözde mekânlarından Nacional Otel’in bahçesinde soluklanıyoruz.

Kısa bir Daikiri arası verdikten sonra eski Havana’nın sokaklarına dalıyoruz. İlk hedefimiz Hemingway’in Havana’ya geldiğinde kaldığı otel; Otel Ambos Mundos. Hemingway’in kaldığı 511 numaralı oda O’nun anısına korunuyor ve o odaya müşteri alınmıyor. Antik asansöre binip terasa çıkıyoruz Hemingway’in gözünden Havana’yı seyretmek için.




Sonrasında dar sokaklardayız. 1 Mayıs nedeniyle mi yoksa turistikleştiği için mi kalabalık bilemiyorum insanalar omuz omuza. Hemingway’in sıklıkla Mojito içmeye geldiği ve Mojito’yu icat ettiğini iddia eden barın önündeyiz. La Bodeguita Del Medio. 


İçerisi de dışarısı gibi çok kalabalık Hemingway’in soluduğu atmosferde bir Mojito içme arzumuzu erteliyoruz ve Hemingway’in müdavimi olduğu diğer bir mekân Floridata’ya doğru çeviriyoruz rotamızı.


ABD’nin Beyaz Saray’ının bir kopyası Capitol’ün de bulunduğu cadde üzerinde Floridata. Mekanı dışarıdan izleyip Hemingway’i bir kez daha anarak Havana’nın Kolonyal yapılarının süslediği – süslediği belki iddialı bir tanımlama oldu çünkü yapıların bir çoğu terkedilmiş ve harabe durumunda – geniş caddelerden yürüyerek otelimize doğru yürüyoruz.
Havana’nın kuruluşunun 500., Küba Devriminin 60. Yılında 1 Mayıs’ı Devrim meydanında kutlayarak ben de 60. Yaşıma giriyorum.

Mayıs 2019
Yazı ve Fotoğraflar:
Mehmet Cengiz TÜMER